Mersin Mekan ve Firma Rehberi - Mersin Şehir Portalı

  • 6.7870
  • 7.4013
  • 8.2534
Mersin İlçelerimizi Tanıyalım

Mersin İlçelerimizi Tanıyalım

 

AKDENİZ

 

 

 

 

Mersin’in en büyük ilçesi.

2008 yılında ilçe

 

teşkilatı kurulmuştur.

 

Kaymakamlık     Tel: 0 324 337 30 30

 

Belediye             Tel: 0 324 336 65 83

 

Havayolu ulaşımı Adana  Havaalanı ile, uzaklık 69 km.

 

Demiryolu bağlantısı var.

 

Mersin Gar Tel: 0.324. 231 12 67

 

Tarsus Gar Tel:0.324. 624 17 15

 

Yenice Gar Tel: 0.324. 651 33 75

 

Türkiye’nin her yeri ile otobüs bağlantısı var.

 

Mersin Limanı'ndan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne

 

Feribot ve Taşucu Limanı'ndan da Deniz Otobüsü seferi var.

 

Atatürk Evi Müzesi

 

Ulu Önderimiz Atatürk , eşi Latife Hanımla birlikte

 

20 Ocak- 2 Şubat 1925 tarihleri arasında Mersin’i ziyaretlerinde, bugün müze haline getirilen bu evde 11 gün boyunca Mersinlilerin konuğu olmuşlar, içten bir sevgi ve coşku ile ağırlanmışlardır.

 

Atatürk Caddesi üzerinde, kentin odak noktasında yer alan yapı 1897’de dönemin Almanya konsolosu Bay Chrytman’ın (Kristman), Mersinli tüccar Mavromati’nin kızıyla evliliği nedeni ile konut olarak yaptırılmıştır. Mimarı bilinmeyen yapı Kristman Konağı olarak bilinmektedir.

 

Tahinci Ailesinin mülkiyetinde kalan ev 1972’de Nebil Hayfavi tarafından alınmış ve 1976 yılına kadar Toros Koleji olarak hizmet vermiştir. 1976’dan sonra boş tutulan bu yapının adı, aynı yıl belediye encümeninin aldığı bir kararla ‘Atatürk Evi ‘ olmuştur.

1980’de kamulaştırılarak 1982 yılında Kültür Bakanlığının mülkiyetine geçmiştir. 12 Ekim 1992 tarihinde ‘Atatürk Evi ve Müzesi’ olarak resmi açılışı yapılmıştır.

 

Mersin Atatürk Evi ve Müzesi dıştan düzgün kesme taş dokusu ile hemen dikkati çeken iki katlı kübik etkili bir yapıdır. Mimari elemanların yerleştirilişi, süsleme öğeleri, korniş ve silmeleri ile neo klasik anlayışın özelliklerini taşımaktadır. Sivil mimarinin sadelik yanında görkemli etkisi ile anlam kazanan en iyi örneklerinden birisidir. Bahçesinde var olduğu bilinen hamam günümüzde yok olmuştur.

 

Müzenin alt katı ‘ Fotoğraflarla ve Belgelerle Atatürk Müzesi’ olarak hazırlanmıştır. Burada Atamızın Mersin’i ziyaretlerinde çekilen fotoğrafları, Anıt Kabir Müzesi’nden getirilen 22 adet kişisel eşyası sergilenmektedir. Bazı eşyalar Tarsus’lu Mehmet ve Belkız Akçora ailesi ile Taki Aleksioğlu ‘nun bağışıdır. Atamızın kahve içtiği fincan ise Erdal Akalın tarafından armağan edilmiştir.

 

Etnoğrafik değerlerin sergilendiği üst katta, salona açılan 7 odanın ikisi yatak odası, birisi çalışma odası, dördü ise oturma odaları olarak değerlendirilmiştir.

 

Girişte çeşitli fotoğrafların sergilendiği Kuvay-i Milliye köşesi oluşturulmuştur.

 

Pazar-Pazartesi ve dini bayramların birinci günü öğlene kadar kapalıdır. Diğer günlerde mesai saatleri içerisinde ziyarete açıktır.

 

Tırmıl Höyük – (Tumil Kalesi )

 

Akdeniz İlçesinin 3 km. kuzeydoğusunda Yeni Hal kompleksi yakınındadır.

 

Çanak çömlek parçalarının yüzeyde rahatça görülebildiği Tırmıl Tepe’nin üzerinde küçük bir garnizon kalesi bulunmaktadır. Kuzeydoğudaki Yaka Kalesi ( foto:16 , bugün kalıntılarından çok azı kalmıştır)ile bakışımlıdır. Kuzeydoğu köşedeki yuvarlak kule, kale burcundaki mazgallı siperlere kadar yükselmektedir. Kuzeybatıdaki kule ise 2 m. yüksekliğe kadar korunmuştur. Diğer kulelerde olduğu gibi yuvarlak yüzü kuzeye doğru dışa çıkmamıştır ama doğuya döndürülmüştür. İki kuleyi birleştiren duvar çökmüştür. Kalenin merkezinde bazı yıkıntılar ve sığ çukurlar bulunmaktadır. Orta Çağa ait metinlerde bu kale ile ilgili her hangi bir bilgiye rastlanmamıştır.

Kuzeydoğudaki kule ve dış yüzey taşları iyi korunmuştur. İç yüzeydeki sıvalar görülebilmektedir. Dış yüzeyin taş işçiliği Yaka, Kütüklü (Tarsus’un kuzey doğusunda, Adana sınırına yakın) ve Tece Kaleleri ile benzerlik göstermektedir. Kuledeki beşik tonoz bugün çökmüştür. Duvarcı işçiliği Silifke Kalesi’nin işçiliğini anımsatmaktadır. Kuzeybatı kulenin dış yüz taşları kaybolmuştur, ancak kuzeydoğu kuleninki ile aynıdır. Bu kaledeki çember oda, çöken duvarın parçalarıyla doldurulmuştur.

 

 Anchıale (Karaduvar) Örenyeri

 

Mersin’in hemen doğusundaki bu antik yerleşim için Strabon, Aristobulos’u kaynak gösterek, Asur Kralı Sardanapal’ın Tarsus ile birlikte Anchiale’yi bir gün içinde inşa ettiğini yazmaktadır. Sardanapal’ın mezarının burada olduğunu ve sağ elinin parmaklarını şaklatır durumda bir taş heykelinin bulunduğunu ve Asur dilinde yazılmış bir kitabede “ Anakyndarakses oğlu Sardanapal, Anchiale’yi ve Tarsos’u bir günde kurdu. Ye ,iç, neşelen, çünkü diğer şeyler bunlar kadar değerli değildir” şeklindeki metnin, parmakların anlamını açıkladığını söyler. Khoirilos da bu yazıttan söz eder:” Bütün yediklerim, başı boş düşkünlüklerim ve aşktan aldığım zevkler hepsi benimdir; fakat bu sayısız nimetler geride kaldı”.

 

İ.Ö. 333’te Büyük İskender, Pers Kralı Darius III ile yaptığı Issos Savaşı’na giderken bu kıyı kenti almıştır. Su kemerleri, yapı kalıntıları , höyük, Romalılar’dan kalma mozaikli bir hamam kalıntısı bulunmaktadır. Camili Köyü yakınındaki İçme’nin kükürtlü suyunun bu hamama akıtılarak kullanıldığından bahsedilmektedir.

 

Dikilitaş

 

Mersin’in 12 km kuzeydoğusunda Dikilitaş ( eski Bekirde) Mahallesinin güneyinde, yüksekliği 15 m,genişliği 4 m, kalınlığı 2 m. olan bir dikilitaş bulunmaktadır. Bu taş konglomeradandır. Pompeiopolis’den Tarsus’a giden eski Roma yolu üzeride olup İ.Ö. 7. yy.da Yunanlıları yenen Asur Kralı Sanherip’in zafer anıtı olduğu sanılmaktadır.

 

Dikilitaş’ın bir de söylencesi vardır:

 

Tarsus’ta ve Silifke’de iki kavim vardır. Bu kavimler, aralarında süren kan davasını kaldırmak için karar alırlar. Kendi aramızda kız alıp, kız verelim derler. Tarsus’lu birinin kızını Silifke’den bir ailenin oğluna verirler. Tarsus’lu aile bir bayram günü oğullarına “Silifkeye git nişanlına bir hediye götür ve üç gün kal sonra gel” derler. Genç hediyesini alır gider. Ama on beş gün olur gelmez. Aslında delikanlının vadesi yetip dünür evinde ölmüştür. Olaydan sonra kız babası korkar ve kan davası yeniden gündeme gelir diye çekinir. Fakat olay sürgit saklanamaz ki. Sonuç olarak kızın babası nasıl olsa bu duyulacak diye kendisi olayı söylemek üzere yola çıkar ve Dikilitaş’ın olduğu yerde karşılaşırlar. Kızın babası gerçeği anlatır. Delikanlının babası olaya inanır ve “ 16 yaşında bir oğlum vardı ham tıraş, bileydim bu dünyada ölüm var, koymazdım taş üstünde taş “ der. Orada bulunan taşı hızla kaldırır. O taş öylece kalır.

 

Anıtsal Yapılar

 

Mersin kent içindeki anıtsal yapıların hemen tamamı 19. yy. eseri. Kentin eski mahallerindeki bu eserlerin de çoğu Türk-İslam eserleri.

 

Bezm-i Alem Valide Sultan Çeşmesi

 

Osmanlı döneminde Mersin’in yeniden kent olmasında önemli rol oynayan Bezm-i Alem Valide Sultan’ın adına yapılan Çeşme kentin en eski İslami yapısı. Eski Cami’nin köşesindeki çeşmenin kitabesinde Sultan Abdülaziz tarafından Sultan Abdülmecit’in annesi adına 1861 yılında yapıldığı belirtiliyor. Üçgen alınlığı ve payeleri ile yöreye özgü mimari özellikler gösteriyor.

 

Eski Cami

 

Bezm-i Alem Validen Sultan adına 1870 yılında yapılmış. Dikdörtgen planlı; ahşap beşik çatılı, tek minareli cami 1901 yılında onarım görmüş. 2008 yılında yeniden restore edilmiştir.

 

Müftü Camisi

 

Müftü Deresi ve köprüsünün yanında 1884’de cami ve medrese olarak Müftü Emin Efendi tarafından yaptırılmış. Barok tarzı süslemeli ve mihrabı tuğralıdır.

 

Avniye Camisi

 

Minaresinin ahşap olmasından dolayı Tahtalı Cami olarak bilinirdi. 1898’de yapılmış. Kent gezisi sırasında hemen göze çarpan iki cami daha var. Bunlar tarihi değil, yakın zamanların yapısı:

 

Ulu Cami

 

Yeni bir cami. Caminin bulunduğu yer eskiden Gümrük Meydanı idi, şimdi Ulu Çarşı olarak biliniyor. Şimdiki caminin yerinde 1898’de yapılan Yeni Cami vardı, bu cami yıkılıp yerine yapıldı. Kütahya çinileri ile süslenen camide 2000 kişi birlikte namaz kılabiliyor.

Latin Katolik Kilisesi

 

 Sultan Abdulmecit tarafından 1853 yılında verilen bir fermana dayanılarak kilise mekanının inşaatına başlanmış ve yönetimi Capucins Rahiplerine verilmiştir.Günümüzde uray caddesi üzerinde bulunan saat kuleli kilise kompleksi, diğer birimleri ile 1898 yılında bitirilmiştir. Kesme kireç taşından avlulu anıtsal bir yapı olan Latin Katolik Kilisesi, Mersin ve yöresindeki Katolik cemaat için ibadete açıktır.

 

 Arap Ortodoks Kilisesi

 

 

Atatürk Caddesi üzerinde, Cumhuriyet Medanında bulunan ve ayakta kalan en eski kilise, 1878’de yapılmış ve ibadete açık.

 

Hamamlar

 

Hamamlar liman kentlerinin vazgeçilmez yapılarındandır. Bu eski çağlardan bu yana süren bir ihtiyacın ürünüydü. Kiremithane Mahallesi’ndeki Hadra Hamamı (1903), Hastane Caddesi yakınındaki Küçük Hamam ile merkezdeki çarşı içinde bulunan Büyük Hamam da Mersin 19. yy.da bir liman kenti olarak hızla gelişirken yapıldılar. Bu eski hamamların hiçbiri faal değil.

 

 

 

 

ANAMUR

 

 

 

 

Tarihi

 

İlçe'nin tarihi antik çağlara kadar uzanmaktadır. Anamur İlçesinin eski adı "Anemurium" adından gelmektedir. Latin kökenli olan "Anemurium" ismi rüzgarlı burun anlamına gelmektedir.

 

Anamur'un bilinen tarihine göre Fenikeliler, Hititler ve Asurlular daha sonra İranlılar ve Romalıların medeniyetleri sürmüş Romalılardan, Bizanslılara geçen Anamur, Bizanslılar zamanında yeniden inşa edilmiştir. Finikeliler tarafından koloni olarak kurulan Anamur Hitit Kralı IV. Tutaliye himayesine sığınan Mattuvatta'ya verilmiş, Mattuvatta Hititlerin zayıflamasından yararlanarak Anamur'dan Afyon'a kadar bir prenslik kurmuştur.

 

Anamur, M.Ö.VIII.Y.Y.da Asurluların daha sonra Perslerin ve M.Ö.333'de de Büyük İskender'in Egemenliğine girmiştir. İlçe, Büyük İskender ölünce Selefkosların eline geçmiş, M.Ö.I. Y.Y.da Roma İmparatoru Caligula tarafından bütün Kilikya Kıyıları ile birlikte Commagene Kralı IV.Antoochus'a verilmiştir. M.Ö.IV.yy. da Bizans Hakimiyetine giren Anamur, M.SVIII.yy.da Araplar ve Bizanslılar arasında birkaç kez el değiştirmiştir.

 

Selçuklu Hükümdarı Alaaddin Keykubat, Ertokuş Beyi, kıyı şehirlerinin alınmasına memur etmiş, o da M.S.1228'de Anamur'u zapt etmiştir. Daha sonra Karamanoğullarının idaresine geçen Anamur bilahare 1471 yılında Fatih'in Komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1859 yılında, Osmanlı idari teşkilatında Bucak 1869 yılında ise İlçe olmuştur.

 

Coğrafi Durumu

 

Anamur İlçesi, Mersin'in en batısında yer alır. İlçe merkezi Mersin'e 230 km, Antalya'ya 265 km, Karaman'a 230 km, Kıbrıs'a da 40 mil (76 km) uzaklığında olup, Mersin-Antalya Devlet Karayolu üzerinde kurulmuş, yüzölçümü 1.241 km2'dir. Orta Toros Dağlarının, Akdeniz'e inen kolları, İlçe topraklarının içinden geçer. Bu nedenle arazi engebeli ve dağlıktır. Kıyıdan 5-10 km. içeride, 500-1000-1500 m. yükseklikteki dağlara rastlanılmaktadır. İlçe sınırları içerisindeki belli başlı dağlar: Alamoz, Kınıldağ ve Naldöken dağlarıdır.

İlçenin en önemli Akarsuları: Sultansuyu ve Dragon Çayıdır. İlçe yüzölçümünün %60'ı yani 850 km2.lik kısmı ormanlık alandır.

 

Anamur Müzesi

 

Müzede Etnografik ve arkeolojik eserler bölümü, kütüphane, fotoğrafhane, laboratuar, konservasyon ve sanat galerisi gibi üniteler bulunmaktadır.

 

Arkeolojik bölümde Helenestik, Roma ve Bizans dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bozyazı'daki kazıda bulunan kabartma motifli altın diadem; Anamur Nekropolünde bulunan 36 parça ajurlu Bizans yapısı altın objeler, bronz Athena, kantar ağırlığı, Müzenin önemli eserleri arasında yer almaktadır.

 

Anamur kazılarında çıkartılan ve çoğu mitolojik sahneleri içeren bitki ve geometrik desenli insan figürlü zengin mozaik örnekleri ile İ Ö 6. Yüzyıla ait ve Aydıncık'ta bulunan, kırmızı ve siyah figür tekniğinin en güzel uygulamaları olan Lekitoslar, Helenestik, Roma ve Bizans dönemlerine ait taş kitabe, mil taşları, taş pişmiş topraktan heykeller ve kabartmalar, Anamur kazılarında bulunan insan yüzlü kandil örnekleri, taşın bir dantel gibi işlendiği bitkisel süs ve hayvan figürlü taş işleme örnekleri Müzede sergilenmektedir.

 

Etnografi bölümünde, geleneksel sanatların örnekleri, Yörük eşyaları ve "Post Yanışlı" kilim türleri, zengin bir koleksiyon oluşturmaktadır.

 

Mamure Kalesi

 

Mersin-Antalya karayolu üzerinde, Anamur'un 6 km. güneydoğusunda deniz kenarında yer alan Mamure Kalesi'nin oturumu 23500 m2.'dir M.S IV. Yüzyılda Romalılartarafından yapılmış olan kale, sonraları Bizanslılar ve Haçlılar zamanında genişletilmiştir. Selçuklu Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından 1221 yılında ele geçirildiği sırada yıkılan kalenin yerine bu günkü kale yapılmıştır. Daha sonra burası; Karamanoğulları ve Osmanlılara geçmiştir. Bir kervansaray görünümünde olan Mamure Kalesi, en iyi korunmuş Anadolu kentlerinden biridir. Kuleler, surlar, mazgalları ile hala ayaktadır. Kalenin beden duvarının üzerinde bulunan tek kitabede 1450 (Karamanoğlu İbrahim Zamanı) tarihi yazılıdır Şikari tarihine göre; "Anamur ve Taşeli'nin Kagırler tarafından zapt ve harap edilmesi üzerine Karamanoğlu Mahmut Bey (1300-1308) 36.000 kişilik ordusuyla düşmanı bozguna uğratıp, kaleyi ele geçirmiş, mamur edip, adını Mamuriye koymuştur." kaydı geçer.

 

Bir hendekle çevrili bulunan 36 kuleli kale, üst avludan oluşmuştur. Batı avlusunda halen ibadete açık, onarım görmüş tek minareli tarihi bir cami bulunmaktadır. İki bölümden oluşan kalede, iç içe iki sur ve surlar üzerinde kaleyi bütünüyle dolaşan ve bir taraftan bir tarafa geçişi sağlayan burçlar arasında bir yol vardır. Bu yıl üzerinde 35 normal, 4 büyük olmak üzere 39 kule bulunmaktadır.

 

Mamure Hamamı

 

 

Mamure hamamı, Mamure kalesinin yol aşırı kuzeyinde yer alır. Hamamın giriş bölümü yıkılmış, soğukluk, ılıklık ve sıcaklık bölümleri sağlam olarak zamanımıza gelebilmiştir.

Küçük ölçekteki yapı ahşap hatıllarla desteklenmiş moloz taşla inşa edilmiştir.

Hamamın iç bölümlerinde kubbeye geçiş üçgen pandantiflerle sağlanmıştır.

Yapı zamanla tahrip olduğu için sonradan yapılan onarım sıvaları duvar freskolarının tahrip olmasına neden olmuştur.

Yapı Mamure kalesinin mamur edildiği tarihte Karamanoğulları tarafından yaptırılmış olması gerekir.

 

Akcami

 

Karamanoğulları döneminde 1326 da yapılan cami, daha sonra yapılan yivli minaresi ile ilgi çekicidir. Karşısında Karamanoğullarından kalma bir han ve bir köprü bulunmaktadır.

Akarca mahallesinde merkezi planlı tamamen kesme taştan kubbeli bir camidir.

Camiye batı yönünde basık kemerli taş kapıdan girilir. Girişin tam karşısında fazla derinliği olmayan taş mihrap sağda orijinal olmayan ahşap minber yer alır.

Yapıda köşelerde ve yan duvarlar üzerinde sağır sivri kemerli açıklıklarda duvar içine gömülmüş yuvarlak iç dolgu ile geleneksel Türk mimarisinde pek görülmeyen tarzda kubbeye geçiş sağlanmıştır. Sağır kemerlerin ayakları üçgenimsi payandalarla desteklenmiştir.

Girişin solunda zamanında ahşap olan güdük minaresinin yerinde yivli tek şerefeli minaresi kaide üzerinde yükselir.

Giriş kapısının hemen üzerinde yer alan altı satırlık yazıda 1326 H. tarihi okunmakla birlikte yazıt orijinal değildir.

 

Ala Köprü

 

Ala Köprü, Anamur - Ermenek karayolunun 13. km.sinde Dragon çayı üzerinde yer alır.

Ana yatak üzerinde 19.65 m. açıklığında tek gözlü bir köprüdür. Köprüde ayrıca taşkın suları için bir boşaltma gözü doğu yönüne yerleştirilmiştir.

Ana kemerin yapısı, çok önemli bir işçilik ve sağlam traverten malzemeyle yapılmıştır.

Uzunluğu 54 m olan köprünün korkulukları dıştan belirmeksizin tempan duvarının uzantısıyla sonuçlanır.

Yazıtı olmayan köprü, 14. yüzyılda Karamanoğulları tarafından yaptırılmış bir mimarlık harikasıdır ve halen kullanılmaktadır.

 

Deniz Feneri

 

1911 yılında Fransızlar tarafından yapılmıştır. Halen faal durumdadır.

 

Çukurpınar Mağarası (Düdeni)

 

 

Anamur'un kuzeyinde 46 km. uzaklıkta 1880 metre yüksekliktedir. Taşeli platosundaki Sugözü yakınında Çukurpınar yaylasındadır. 1990 yılında bulunan ve Türkiye'nin en büyük mağarası olduğu söylenen mağaranın, tahmin edilenden de büyük olabileceği söylenmektedir. Son araştırmalara göre 924 metreye kadar inilmiştir. Mağaracılar tarafından yapılan araştırmalar halen sürdürülmekte olup, şimdiki araştırmalara göre dünyanın ikinci büyük mağarası durumundadır.

 

Köşekbükü Mağarası

 

Anamur'un 9 km kuzeybatısında, Ovabaşı Mahallesinde bulunan bu mağara 500 m2.lik alana sahiptir. Mağaranın 2000 yıllık bir geçmişe sahip olduğu anlaşılmaktadır. Mağaranın astım hastalığına iyi geldiği bilinmektedir. Nem oranı % 80, hacim basıncı 762 mm. ve sıcaklığın 18 derece olduğu Köşekbükü Mağarası 3 bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölümünün adı Huzur,İkinci bölümünün adı Şifa,üçüncü bölümünün adı Dilektir.Birinci bölümde basınç; 761.5 mm., ikinci bölümde basınç 760 mm.,sıcaklık 18 derece, rutubet % 80'dir. üçüncü bölümde basınç 762 mm. olup, sıcaklık 18.2 derece, rutubet %82'dir.

 

Caretta Caretta

 

Anamur ve Çevresindeki kumsallarda Caretta-Carettalar insanlar birlikte yaşarlar. Kaplumbağa popülasyonunun yoğun olduğu kumsallarda yaklaşık 500 yuvadan 45.000 yavrunun yumurtadan çıkarak denize ulaştığı saptanmıştır.

 

Akdeniz Foku

 

Türkiye kıyılarında 70 adet Akdeniz foku (monachus monachus) saptanmıştır. Bunlardan 25 adedi Mersin ilinin Bozyazı, Anamur, Aydıncık ilçeleri kıyılarında yaşamlarını sürdürmektedir.

 

Anamur Evleri

 

Anamur merkez olmak üzere yöreye özgü sivil mimarlık örnekleri Ortaköy ve Bozyazı da yoğunlukla yer alır.

Konutlarda geleneksel yapı zeminde ahır üzerine iki katlıdır. Üst oturma yerleri genellikle orta sofadan köşelerdeki odalara açılan kapılar, birbirini dik olarak kesen sahınlarla haç plan oluştururlar.

Ahırın üzerinde ikinci katta balkonlu ve tek odalı olarak inşa edilmiş yörede "köşk" olarak adlandırılan mimari biçim son derece özgündür.

 

Tol Kervansarayı

 

Tol Kervansarayı Alanya karayolunun 22. kilometresinde, Demirören Mahallesinde yer alır.

Yörenin sert kırmızı ve sarı renkli kayan ve moloz taşları ile inşa edilmiş yapı, güney kuzey yönünde iki sahınlı olup yuvarlak tonoz örtülüdür.

Yapılış tarihini belirten herhangi bir yazıt bulunmamakla birlikte 14-15. yüzyıllara ait olmalıdır.

 

Akarca Hanı

 

Akarca mahallesinde Ak caminin karşısında yer alan yapı moloz ve kayan taşından inşa edilmiş olup, tek sahınlı ve tonoz örtülü bir yapıdır.

 

Altı Kapı Hanı

 

Anamur-Antalya karayolunda “Kharadrus”un kuzey batısındaki yaklaşık 800 m.'lik bir yolu izleyerek Altı Kapı Hanına ulaşılır.

Yörenin siyah ve sarı renkli taşı ile kayan taşından araları Horasan harçlı olarak inşa edilmiş Altı Kapı Hanında doğu - batı yönünde yuvarlak kemerli altı giriş kapısı birbirine bitişik altı yuvarlak tonozlu mekana açılır. Bu mekanların önünde yine yuvarlak tonozlu payandalarla taşınan revak yer alır.

Yapı 14 - 1 5. yüzyıllara ait olmalıdır.

 

Çoban Kalesi

 

Anamur-Gazipaşa yolunun 15. kilometresinde solda deniz kenarında sık ormanlık sahada, hakim bir tepe üzerinde yer alan Çoban Kalesi, geniş avlu çevresinde çok sayıda odalardan oluşan bir plana sahiptir. Avlu içinde uzun dikdörtgen pencere uygulamalarıyla duvarlarda hareketlilik sağlanmıştır. İki katlı yapı yüksek duvarlarıyla gotik etki yaratır.

16 - 17. yüzyıllara ait yapı bir Osmanlı derebeyine ait olmalıdır.

 

Titiopolis

 

Anamur'un batısında Ovabaşı Mahalle yolu üzerinde 5. km'de sağda, köy içinde ve kuzeyindeki hakim tepeler üzerinde çok geniş bir alana yayılan Kalınören Mahallesi kalıntılarının bulunduğu yere gelinir. George Evart Bean ve Terence Bruce Mitford 1964-1968 yılları arasında Kilikya'da yaptıkları incelemeleri sonucunda hazırladıkları Batı Kilikya'da bulunan antik yerleri gösteren haritaların da bugünkü Kalınören Mahallesinin yerini TITIOPOLIS olarak işaretlemişlerdir.

 

Ören yerinde Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerini içine alan kalıntılar yer alır.

Titiopolis antik çağlarda Anemurium'a bağlı olmayan bir site konumunda idi.

Antik kentte bugün görülmeyen bouleuterion, ninfeum, odeon, tiyatro gibi yapılar büyük bir olasılıkla köy yerleşmesinin altında kalmıştır.

Kenti düzenli olarak çeviren sur duvarları kabaca yontulmuş irili ufaklı çok köşeli taşlardan yapılmıştır.

 

Mahalle girişinde solda bahçeler içerisinde sert gri renkli taştan burmalı sütun çok önemli bir yapıya ait olması gerekir. Bahçeler içerisindeki mozaik tabanlı mekanların işlevlerinin ne olduğu dahi anlaşılmamaktadır.

Tepelere doğru çıkıldıkça ilk önümüze çıkan hamam yapısı büyük bir olasılıkla bir gimnazyum yapısı olmalıdır.

 

Hamamın batısında narteksi belirgin üç sahınlı bazilika yer alır. Yapıda sintronon basamakları vardır. Apsisin sağında ve solunda diakonion odaları yer alır. Bu odalar apsisin arkasında revakla desteklenmiş çok amaçlı bazilika tipini gösterir.

Köy yerleşmesinin kuzeyinde, surlarla çevrili akropol kalıntıları içerisinde bazilika, hamam ve nekropol sahalarının bulunuşu buranın bir şehir gereksinimine yanıt verecek biçimde ele alındığını gösterir.

Yukarı şehirde bulunan batı ve doğu bazilikaları tamamen tahrip olmuştur. Yapıların zeminleri gri ve beyaz renkli mozaiklerle geobitkisel süslü olarak dekore edilmiştir.

 

Dini yapıların doğusunda görkemli mezarların bulunduğu nekropol alanı yer alır. Buradaki kesme taştan, iki katlı tonozlu mezarlar yüceltilmiş birkaç ayrıcalıklı kişinin anıtsal mezarlarıdır.

Akropol'ün doğu yamacında kapakları templum in antis tarzında gri renkli sert taştan dikdörtgen formunda oyularak yapılmış sarkofaj'ın cephesinde; kanatlarını açmış kartal figürü, yanlarda girlandları taşıyan bukranion ve medusa başları görülür. Bu lahitin hemen yanında ön yüzünde elinde asa tutan sehpa üzerinde oturan erkek figürü lahtin ön yüzüne işlenmiştir.

Kalınören'deki ilginç yapılardan biri de akropolün kuzey ucunda yer alan tonoz örtülü üç ayrı mekanlı tylos tipli hamamdır. Hamamın su gereksinimi 20 m. ilerdeki ninfeumdan sağlanıyordu.

 

Eski Anamur (Anemurium)

 

Anamur İlçe merkezinin 6 km. güneybatısındadır. Kentin ne zaman kurulduğuna dair herhangi bir bilgiye ulaşılamadığı gibi, Roma İmparatorluk Çağı öncesine giden kalıntılara da bu güne kadar henüz rastlanmamıştır. Kentin adı sadece bir liman listesinde geçtiği için, M.Ö. 4.y.y.da var olduğu bilinmektedir. Anemurium'un adının "rüzgarlı yer" anlamında kullanıldığı da antik kaynaklarca ifade edilir. 1.yüzyılda kentin çevresine ilk surların yapıldığı, bir süre Kommagene Kralı Antiochus'un (38-72) yönetimine bırakıldığı tarihi bilgiler arasındadır. Kıbrıs'a yakın olması nedeniyle, özellikle Romalılar zamanında bir ara istasyon konumunda olan Anemurium; aynı zamanda kara yoluyla Toroslardaki en önemli Roma kentlerinden biri olan Germanskopolis ile bağlantılıydı. Böylece bölgedeki doğal kaynakların ihraç edildiği önemli bir ticaret kenti olmuştur.

 

Anemurium, 260' da Sasaniler tarafından ele geçirilmiş 4 . ve 5. yüzyıllarda Toroslar'dan gelen korsanlar tarafından sık sık tahrip edilmişti.650 yılında Arap akınlarına uğrayan kent, bu tarihten sonra terk edilir. 12.ve 13. yüzyıllarda Anadolu Selçuklularının Mamure Kalesini ele geçirmelerinden sonra, bölge Türk egemenliğine geçer. Anemurium kenti yukarı ve aşağı kent olmak üzere iki bölüme ayrılır. En göz alıcı yapıları; surlar, 3 adet hamam, tiyatro, odeon (konser salonu) ve palestra aşağı kenttedir. Liman Caddesi'nin her iki yanındaki kaldırımların belirli bölümlerinde yer yer zemin mozaikleri bulunmuş olup, bunların her kısmı müzede sergilenmektedir.Tonozlu mezarların tek ve iki katlı örneklerinin tek katlı ve iki katlı bir kısmının duvarlarında freskler ve mozaikler bulunmaktadır. Kentin surları dışında kalan mezarlığı, Anadolu'nun en iyi korunmuş örneklerinden biridir. Kentin içme suyunu sağlayan su kenarları dışında erken Hıristyanlık dönemine ait kilise kalıntıları bulunmaktadır.

 

Anemurium 19. yüzyılda İngiliz Francis Beaufort'un Akdeniz'de yaptığı Keşifler sonucunda batı dünyasına tanıtılmıştır. 1960 yılında Toronto Üniversitesinden Elisabeth Alfoldi Rosenbaum tarafından kazılar başlatılmıştır. Daha sonra Kanada'lı Prof. James Russel tarafından kazılar ve diğer bilimsel çalışmalar sürdürülmüş 2000 yılında kazılara son verilmiştir.

 

Anemurium kenti yukarı ve aşağı kent olmak üzere iki bölümdür. En göz alıcı yapıları surlar, 3 hamam, 60 m. genişliğinde tamamlanamamış tiyatro, 900 kişilik oturma yeri bulunan odeon (konser salonu), paleastra aşağı kenttedir. Liman caddesinin her iki yanındaki kaldırımların belirli bölümlerinde yer yer zemin mozaikleri bulunmuş olup, bunların bir kısmı müzede sergilenmektedir.

Anamur Müzesinde sergilenen mozaikler içerisinde; barışçı kral Isaah adına düzenlenmiş mozaikte, palmiyenin iki yanında yer alan leopar ve oğlak betimlemesi nekropol kilisesi tabanında bulunmuştur.

 

Kentin surları dışında kalan mezarlığı, Anadolu'nun en iyi korunmuş nekropol alanını oluşturur. Bunların sayısı 350-400 civarındadır. Tonozlu mezarların tek ve iki katlı örneklerinin bir kısmının duvarlarında freskler ve mozaikler bulunmaktadır. Genel olarak mezarlarda lahit odası, ziyaret mekanı ve diğer eklenti mekanları yer alır. Beşik tonozlu en eski mezarların temelleri büyük kireç taşlarından inşa edilmiştir. Nekropol'de görülen ikinci mezar tipinde geleneksel plana eklenti mekanlar oluşturulmuştur. Üçüncü mezar tipi ise bir bahçe içerisinde eski tip mezarlara yeni bir ünite olarak eklenmiş yapılardan Anemurium Nekropol meydana gelir. Bunların dışında edikula formunda, dört cephesi kemerli ve kesik koni biçiminde mezar tipleri de yer alır.

 

Kentin içme suyunu sağlayan su kemerleri (akuaduct) dışında, Erken Hıristiyanlık dönemine ait birkaç kilise kalıntısı da saptanmıştır.

Müzede sergilenen Anemurium buluntularının en ilginç grubunu pişmiş toprak insan yüzlü yağ kandilleri oluşturur. Bunun dışında süs eşyalarından oluşan bronz ve kemikten yapılmış bazı mezar armağanları, Roma çağına ait olan tunçtan yapılmış tanrıça Athena biçimli bir kantar ağırlığı, Bizans çağına ait halk sanatını yansıtan çeşitli malzemelerden yapılmış objeler diğer önemli buluntular arasında yer alır.

 

Pullu Milli Parkı

 

Dinlence yeri olup, deniz, orman ve yaban hayatının buluştuğu, güzel bir milli parktır. Caretta caretta kaplumbağalarının yumurtalarını bıraktığı bir kaç kumsaldan biridir. Doğa bilimcileri, çevre korumacılığının ilgisi üzerindedir.

 

Demiroluk

 

Anamur-Ermenek karayolunda Abanoz yaylasından 18 km. sonra sağda Demiroluk kalıntılarının bulunduğu yere ulaşılır.

Demiroluk kalıntıları içinde ilk dikkati çeken blok kayalar üzerine oyularak yapılmış kaya mezarlarıdır. Mezarların cepheleri üçgen alınlıklı olup, sütun ve payelerle dekorlandırılmıştır.

Bu kaya mezarların birinde üçgen alınlığın içinde aslan betimlemesinin iki yanında "Akroter" süslemeleri yer alır. Antik kentin batı yönünde yine bir kaya mezarında üçgen alınlık içinde kalkan tutan, sağa doğru hareket halinde şaha kalkmış at üzerinde yer alan süvari yüksek kabartma olarak işlenmiştir.

Mezar kalıntıları Bozkır yakınlarında bulunan Isaura antik kenti kaya mezarları ile büyük benzerlik taşır.

 

Köristanlık

 

Anamur-Ermenek karayolunda Akpınar yaylasını geçtikten sonra Iconium, Germanikapolis üzerinden Anemuriuma ulaşan antik yol üzerinde bulunan yörede "Çandır" olarak bilinen ören yerine gelinir.

Antik kent yukarı şehir (akropol) ve yamaçlarda bulunan nekropol sahalarından ıneydana gelir.

Antik şehirde kuzey batı yönünde çok sayıda kaya mezarı yer alır. Mezarların cephesi "Templum in antis" tarzında ve iki sütun paye ile dekore edilmiştir.

 

Boncuklu Kale

 

Anamur Ermenek karayolunun 3 km.sinde solda hakim tepeler üzerinde ormanlık saha içerisinde Boncuklu Kale kalıntıları yer alır.

Antik kentin merkezini oluşturan kale kesme taştan ve oval formda inşa edilmiştir. Sur içlerinde açık eyvan formunda 34 mekan yer alır. Mekanların üstünde seyirdim yerlerinin kenarları 1 m. yüksekliğinde burçlarla çevrilmiştir. Kalenin beden duvarlarının köşeleri kare formunda kulelerle takviyelendirilmiştir.

 

Azıtepe

 

Anamur Bozyazı karayolunda Çarıklar köyü sınırları içerisinde Azıtepe kalıntıları yer alır.

Antik yerleşimin en doğusunda İ.S. 4ncü yüzyıla tarihleyebileceğimiz apsisi ve sintronon izleri belirgin geniş ölçekli bazilika yapısı görülür.

Ören yerinin güney doğusunda moloz taştan beşik tonozlu hamam yer alır.

 

Kızıl Kilise

 

Anamur'un 8 km. kuzeyinde Kızılaliler köyü içerisinde yer alır.

Ören yeri içerisinde üç sahınlı bazilika görülür. Yapı 5.6. yüzyıl Isaura yapılarını çağrıştırır.

 

Anıtlı Gözetleme Kulesi

 

Yapı Anamur-Alanya karayolunun Yakacık köyü içerisinde yer alır.

Yapı, kesme taştan kalın temeller üzerinde ve iki katlıdır. Mekan açıklıklarını yuvarlak tonozlu, üst örtü beşik çatılıdır. İ.S. 4, 5. yüzyıllara tarihleyebileceğimiz gözetleme kulesi döneminde önemli bir karakol yapısı olmalıdır.

 

Otak Köyü Şapel Binası

 

Anamur -Alanya karayolunda Yakacık'tan sonra sağa dönünce 10. km. de solda Kaladran çayının kenarında Otak Şapeli yer alır.

Geç Bizans dönemine ait yapı moloz ve kesme taştan tek sahınlı apsinin iki yanında kült odaları bulunan küçük bir yapıdır.

 

Ayvasıl

 

Anamur - Ermenek karayolundan 2 km. uzaklıkta, sağda basit kale surları, yapı kalıntıları ve bir hamam yer alır.

 

Kandacık Nekropolü

 

Anamur Ermenek karayolunda Malaklar köyü yakınlarındaki Kandacık Nekropolünde Roma dönemine ait küp biçiminde mezarlar ve diğer yapı kalıntıları görülür.

 

Arap Çukuru

 

Çukur Abanoz köyü yakınlarında Arap Çukuru mevkiinde yüksek kayalar üzerinde yer alan yüzlerce oyuk ahşap mertekler üzerine yerleştirilmiş lahitlerin oyuklarına ait olmalıdır. Ören yerinde ayrıca üçgen çatılı haç kabartmalı kaya mezarları görülür.

 

Şıhardıcı

 

Arap çukuru yakınlarında yüksek hakim tepe üzerinde yer alan antik kent aşırı tahrip olmuştur. Ören yerinde görülen korint tipi sütun başlıkları ve diğer mimari parçalar önemi yapılara ait olmalıdır.

 

Halkalı

 

Anamur-Ermenek karayolu üzerinde Abanoz yaylasını geçtikten sonra solda ormanlık saha içerisinde halkalı kalıntıları yer alır. Ören yeri içerisinde Roma dönemine ait üçgen alınlıklı ve sütunlu kaya mezarları dikkat çeker.

 

Abanoz

 

Anamur-Ermenek karayolunda Abanoz Yaylasında sağda hakim tepeler üzerinde son derece tahrip olmuş kent kalıntıları görülür. Antik kentin sağında nekropol sahasında sağlam kalabilmiş kaya mezarları yer alır.

 

Zincirlitepe

 

Anamur'un batısında Kızılaliler köyünün kuzeyinde henüz fonksiyonu çözülememiş sayısız yapı kalıntısı ve nekropol alanı yer alır.

 

Filir Kalesi

 

Anamur'un kuzeybatısında Vilayet köyü yakınlarında Filir kale kalıntıları yer alır. Ören yerinde Geç Roma dönemine ait bir sarnıç, basit kale surları ve nekropol alanı görülür.

 

Göz Taşı

 

Anamur'un batısında Sarıdana köyü sınırlan içerisinde solda bir tepe üzerinde aşırı tahribat nedeniyle işlevleri anlaşılamayan mimari kalıntılar yer alır.

 

Ovabaşı

 

Anamur'un batısında Ovabaşı köyü sınırlan içerisinde bulunan ören yerinde Geç Roma ve Bizans dönemlerine ait apsis'i belirgin bir bazilika, sarnıçlar ve nekropol alanı görülür.

 

Ninfeum

 

Sarıdana köyü yakınlarında yer alan anıtsal çeşmenin sütunlu cephesinde ortası aslan ve medüsa başlarıyla dekore edilmiştir. Yapı Roma dönemine aittir.

 

Zavrak Taş

 

Anamur'un kuzey batısında Filir Kalesi yakınlarında yer alır. Kalıntı yörenin gri renkli blok taşından yapılmıştır. Taşın tam merkezinde apsis biçimindeki geniş açıklık nedeniyle zavrak (pencere) taş diye adlandırılmıştır.

Ritüel amaçlı kullanıldığı sanılan anıt eser Hitit dönemine ait olmalıdır.

 

Kudret Kalesi

 

Anamur'un yayla kesiminde Kaş yaylasının karşısında bir tepe üzerinde Roma dönemine ait kale surları ve diğer yapılara ait kalıntılar görülebilir.

 

Cennet Koyu

 

Anamur-Gazipaşa yolunun 17. km.sinde soldaki köy içerisinde apsisi zamanımıza gelebilmiş bir bazilika ile diğer yapı kalıntıları yer alır.

 

 

 

 

AYDINCIK

 

 

 

Tarihi

 

Antik çağda Celenderis-Kelenderis- Gilindire olarak bilinen kent Kıbrıs'a en yakın bölgede bulunması nedeniyle eski çağlarda önemli bir tarihi liman kenti olarak gelişmiştir. Fenikeliler zamanında kurulduğu düşünülen Kelenderis sırasıyla, Persler, Selefkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Selçuklular, Karamanoğulları ve Osmanlı İmparatorluğu dönemlerini yaşamıştır.

Selçuk Üniversitesi tarafından İlçede gerçekleştirilen kazılarda İlçenin tarihinin Hititler dönemine kadar uzandığını göstermiştir. İlçe merkez ve çevresinde eski dönemlere ait çeşitli tarihi kalıntılar vardır. Yapılan çalışmalarda ve arkeolojik kazılarda Selefkoslar döneminde seramikler, Roma döneminden tiyatro, anıt mezar, Bizanslılar döneminden kap, kacaklar-stater bulunmuştur.

1915 yılına kadar bugünkü anlamda İlçe teşkilatına sahip bir yerleşim birimi olan Aydıncık, 1915 yılında Gülnar'a bağlı Bucak Merkezi olmuş.,1987 yılında da, Gülnar'dan ayrılarak müstakil İlçe olmuştur.

 

Coğrafi Durumu

 

Orta Toroslar'ın Akdeniz'e inen kolları üzerinde yerleşmiş olan Aydıncık İlçesi dağ ve deniz arasına sıkışmış olması nedeniyle arazi yapısı son derece engebeli ve dağlıktır. Toros dağlarının batıya uzantıları olan tepeler, İlçenin kıyı kesiminden en yüksek noktalara ulaşır.

Söğüt, Akçam, Dutlu ve Bozdağ İlçenin önemli dağlarıdır.

İlçe merkezinde tarıma elverişli olan, kıyıdan başlayıp kuzeye doğru devam eden 3-5 km.lik alan içerisindedir. İlçede çeşitli yaylalar ve dereler bulunmaktadır. Menekşe, Kızılyokuş, Gözsüzce ve Soğuksu önemli akarsularıdır. Aydıncık'ın iklimi Akdeniz iklimidir.

 

Tarihi, Kültürel Değerleri

 

Kelenderis, yüzyıllar boyunca ve kesintisiz biçimde iskan edilen kentlerden biri olması nedeniyle, Antik Çağlardan günümüze kadar ulaşan kalıntıları çok azdır.

 

Liman Kalesi

 

Kentin güneyindeki yarımadayı çevreleyen surlar ve kaleye ait kalıntılar, günümüzde de görülebilmektedir. Tarihi kaynaklarda güçlü bir kale olarak sözedilen Liman Kalesi, Antik Çağlar'da ve özellikle ortaçağ ve sonrasında, kente yönelik yoğun saldırılara, güçlü savunma sistemiyle direnmiştir.

19.ncu y.y. dan itibaren gezenlerin uğrak yeri olmaktan çıkan liman işlevini yitirmesi ile terk edilen kale, kent yapılaşmasında taşocağı gibi kullanılmış ve günümüze ulaşan bazı duvar kalıntıları dışında yok olmuştur.

 

Liman Hamamı

 

Liman girişinde bulunan, kentin kısmen ayakta kalabilen antik yapılarından biridir. Ön ana mekanı günümüze kadar ulaşmış bulunan ve büyük bir kompleks olduğu anlaşılan hamamın bütününe ait görsel bilgi kaynağı, M.S 5. y.y. da yapılmış olan bir liman mozaiğidir.

 

Tiyatro

 

Günümüzde toprakla kaplı olan tiyatronun varlığı yapının moloz taşlarla örülen sırt duvarının oluşturduğu yarım daire biçimindeki kavisten anlaşılmaktadır.

 

Anıt Mezar (Dört Ayak)

 

Kent merkezinde, büyük kesme kireç taşlarıyla yapılmış ve halk arasında "Dört Ayak" olarak bilinen anıt mezar, İlçenin en ilgi çeken antik yapısıdır. Kare planlı ayak üzerine baldahinli olarak oluşturulmuş piramidal çatılı anıt mezar M.S. geç 2 veya 3 y.y.başlarına tarihlenmektedir.

Piramidal mimari yapısıyla, mausoleum mezar geleneğinin devam ettiğini göstermekte olup, oldukça iyi korunmuş durumdadır.

Kentin yakın çevresinde görülebilen diğer yapılar, Aydıncık-Gülnar yolu üzerinde 15.km.de orman içindeki kaynaktan kente su getiren kemerler ve kanallar günümüze kadar ulaşan alt yapılardır. Kent yakınındaki Duruhan ve Bodur kaleleri harap durumdadır.

 

Buluntular

 

Bilimsel kazı ve araştırmaların başlatılmasından önceki 1960.lı ve 1970.li yıllarda, özellikle antik kent mezarlığında yapılan kaçak kazılarla veya rastlantı olarak elde edilmiş çok sayıda eser bulunmaktadır. Yurtdışına götürülen, sayısı ve nerede olduğu belirlenemeyenlerin dışındakiler, Adana, Mersin, Silifke, Anamur Müzelerinde bulunmaktadır. Bunların büyük bir bölümü pişirilmiş kil vazolar ile küçük boyutlu, taş, altın, gümüş , cam eşyalar ve sikkelerdir. M.Ö.3.y.y.da darbedilen II.Ptolemaios'a ait altın sikkeler ile M.Ö. 6. Ve 5.y.y.a ait drahmiler Kelenderis'e ait önemli nümizmatik buluntulardır.

Arkeolog Zoroğluna göre, Doğu Akdeniz Bölgesinde ele geçen ilk eserler olması bakımından Attik atölyelerinden gelmiş "Leythos" denilen seramik vazolar,Kelenderis"in en ilginç buluntularını oluştururlar. Bunlar, beyaz zeminli " siyah figürlü "Haimon" grubu.Figürsüz siyah gövdeliler " grubu, "Bezekli Lekythoslar" gibi gruplara ayrılır.

 

 

 

BOZYAZI

 

 

İlçenin Tarihi


Bozyazı'nın çekirdeğini oluşturan Paşabeyleni Tepesi M.Ö. 5 ve 4. Yüzyıllar Rodas veya Sisan Kolonisi olarak kurulmuştur. Kurucusu Nagis'e atfen kentin ilk adı Nagidos'tur. Her dönemde ticaret merkezi olmuştur. Mısır, Bizans, Selçuk dönemlerine ait eserler vardır. Küçük limanı ticari amaçla kullanılmış antik bir şehirdir. Yer yer sur kalıntılarına sahip kentin hemen güneyinde daha geç dönemlere ait yapı kalıntıları bulunan Tagiduda Adası vardır. Tepenin batısındaki düzlükte deniz kıyısında şehir mezarlığı yer almaktadır. Pişmiş toprak, lahit buluntuları kurtarma çalışmaları sırasında ele geçmiştir.

Nagidos


Kelenderis gibi bölgenin en eski kentlerinden biri olan Nagidos'un kalıntıları Bozyazı İlçesinde, kıyıya yakın bir tepe üzerindedir.Hakkında çok az bilgiye sahip olunan kentten günümüze ulaşan kalıntılar, bu tepenin zirvesine yakın yerdeki surlardan ibarettir. Ayrıca Bozyazı Çayı üzerindeki köprünün ilk biçiminin Roma çağında yapılmış olduğu anlaşılmaktadır. Ayrıca bir su yolu kalıntısı ile bir hamamın temelleri yine Geç Roma, Bizans çağı kalıntıları arasında sayılabilir.
Nagidos'un M.Ö. V.ve IV. Yüzyıllarda Pers egemenliği altında olduğu, bu dönemde basılan satraplık sikkelerinden anlaşılmaktadır. Hellenistik Çağ'da, Mısır'daki Ptolemioslar'ın etkisi altına girmiş ise de, ardından gelen korsan baskıları kentin zayıflamasına yol açmıştır. Orta Çağda ise, önemsiz ve yerleşmenin sadece kıyıya çok yakın Bozyazı Adası (Nagidussa) üzerinde yoğunlaştırdığı anlaşılmaktadır.

Kilise Burnu 


Bozyazı'ya 14 km. uzaklıkta Akkaya köyü sınırları içerisinde, halk arasında Kilise Burnu olarak bilinen, geç Roma ve erken Bizans dönemine ait bir ören yeridir. Burada sur, sarnıç, bir kilise ve diğer yapılara ait kalıntılar bulunmaktadır.
Surun dışında kuzeybatı yönünde ikisi yan yana , biri arkada olmak üzere üç adet 1. ve 2. Yüzyıl'a ait Memurium mezarlarına benzer yapıda mezarlar vardır.

Maraş Tepesi (Arsione)


Bozyazı'nın 2 km. doğusunda Maraş Tepesi üzerinde kurulu olan bu kent, Mısır Kralı Ptolemaios'un eşi Kraliçe Arsione adını taşıyan antik bir liman kentidir. M.Ö. 3.yüzyılda kurulduğu sanılan kentin görülebilen en önemli kalıntıları iki katlı mozaik döşeli mezarlar ile öteki yapı kalıntılarıdır.

 

Softa Kalesi

İlçenin 10 km. doğusunda Mersin yolu üzerinde "Fidik" denilen tepe üzerinde kurulmuştur. Eski çağlardan beri korsanlar ve Romalılar tarafından kullanılan kale, burçlu görünümünü orta çağda almış olup, Bizans döneminde onarım görmüş ve sonra Türkler tarafından kullanılmıştır. Surların içinde birkaç su sarnıcı ile orta çağa ait hamam kalıntıları bulunmaktadır.


Çaltı Mağarası


Bozyazı ilçesi Lenger Köyündedir. Lenger Köyü 3 ayrı mahalleden oluşup, Bozyazı ilçesine 40 km uzaklıktadır. Çevresi dağlarla çevrili yemyeşil ormanlık alan içerisinde bulunan Çaltı Mağarası 1200 mt. rakımlıdır. Uzunluğu ve genişliği çok büyüktür. Çok derin olan ve uzunluğunun tespit edilmesi güç olan mağaranın yanlarında, tavanında dikitler, sarkıtlar ve çok yönlü resimler mevcut olup, içerisinde insanı dinlendiren hoş bir hava vardır.

 

 

 

 

ÇAMLIYAYLA

 

 

İlçenin Tarihi

Çamlıyayla İlçesinin yerleşim tarihi tam olarak bilinmemekle birlikte İlçeye adını veren Namrun Kalesi, Haçlıların bu bölgeye geldikleri devirde ve Selçuklular zamanından başlayarak uzun süre Kilikya Ermeni Krallığının elinde kalmış, bu devrede Namrun Sinyörü olarak tanınan Oşin'ın burada hüküm sürdüğüne dair bilgiler mevcuttur. Oşin 1081 tarihinde askerler ile birlikte Bizans İmparatoru Alexios'un komutanı durumunda iken Bölge Selçuklulara ve daha sonra diğer Müslüman Devletlere geçmiştir.
1854'den sonra başlayan Osmanlı, Memluk savaşları sırasında, Namrun'u Ali Paşa ele geçirmiş, 19. Yüzyılın ikinci yarısından sonra bir nahiye merkezi olarak idari taksimat içerisinde yerini almış, 1991 yılında da Tarsus İlçesinden ayrılarak müstakil ilçe olmuştur.

Coğrafi Durumu


Çamlıyayla ilçesi Külpet Dağı'nın eteğinde kurulmuş olup, denize olan yüksekliği 1430 m.dir. İlçenin doğusunda ve güneyinde Tarsus,batısında Mersin ,kuzeyinde Konya ve Niğde illeri yer almaktadır.İlçe, Mersin'in en eski yaylalarındandır. İlçe'nin yüzölçümü 811 km2. olup, iklimi karasal iklim karakterindedir.


Lampron (Namrun) Kalesi


Çamlıyayla'nın en önemli tarihi kalıntısı, İlçenin kuzey yamacında tepe üzerindeki Namrun Kalesi'dir. Günümüzdeki yuvarlak burçlu yapısı Orta Çağlar'dan kalmadır.

 

 

 

ERDEMLİ

 

 

İlçenin Tarihi 


Türkiye Cumhuriyetinin ilanından sonra, Silifke İlçesine bağlı küçük bir yerleşim iken, 1 Haziran 1954 tarihinde ilçe olmuştur. Turizmi, tarihi zenginlikleri ve doğal güzellikleri açısından önemli bir gelişme potansiyeline sahiptir.

Erdemli, Mersin’in 37 km batısında ve Akdeniz kıyısında kurulu bir ilçedir. İlçe sınırları içerisinde tarihi ve turistik yerlerin yoğun olması ve narenciye üretiminin büyük bir bölümünün bu ilçede yetiştirilmesi ilçenin il içerisindeki önemli konumunu göz önüne sermektedir.

Erdemli adının nereden geldiği kesin olarak bilinmemekle birlikte,  15. yüzyılda İç Anadolu’dan geldiği sanılan “Erdemoğulları” adındaki bir Türkmen aşiretinin (Erdem Bey adındaki aşiret beyi) adından geldiği belirtilmektedir.

Erdemli; Hititler, Selefkoslar, Romalılar, Bizanslılar, Mısırlılar, Karamanoğulları ve Osmanlılar devrini yaşamıştır.

1953 Yılına kadar köy olan Erdemli, Silifke İlçesine bağlı küçük bir yerleşim yeri iken, 01 Haziran 1954 tarihinde Silifke’nin Yağda Bucağı ile Mersin’e bağlı Elvanlı Bucağının birleştirilmesiyle ilçe olarak kurulmuştur. 

Coğrafi Durumu

Erdemli doğal güzellikleri zengin Akdeniz kıyısında şirin bir ilçedir. Doğusu Mezitli , batısı Silifke, kuzeyi Karaman ve Konya, güneyi Akdeniz ile çevrilidir. Yüzölçümü 2.078 km²’dir. Bu alanın % 62’si orman, % 17’si tarım alanı, % 21’i mera, taşlık ve kayalıktır. 

Korykos


Mersin-Erdemli-Silifke karayolunun 60. km'sinde Kızkalesi Mahallesindedir. Roma ve Bizans dönemlerinde yoğun olmak üzere, İslami devirlerde de iskan görmüştür. Nekropol alanından çıkarılan eserlerden burada ilk yerleşimin MÖ 4. yüzyıla ait olduğu anlaşılmıştır. MÖ 1. yüzyılda kendi adına sikke darbettirmiştir. Herodot bu kenti Gorges adında Kıbrıslı bir prensin kurduğunu yazar. Korykos, Kilikya bölgesinin bir liman kenti olduğundan çok el değiştirmiştir. MÖ 4. yüzyılın sonunda Seleukhos Nikador Silifke kentini kurduğunda, Korykos'u yönetimi altına almıştır. Kent, MS 72 yılında Roma egemenliğine girmiş ve 450 yıl Roma yönetimine bağlı kalmış, bu dönemde tarım alanında büyük bir gelişme göstererek zeytinyağı ihraç merkezi olmuştur.
Bizanslılar zamanında Arap istilalarına karşı etrafı kuvvetli surlarla çevrilmiştir. 13. yüzyılda Kilikya Ermeni Krallıkları döneminde önemli bir ticaret limanı olmuş, Ceneviz ve Venedik gemilerinin uğrak limanı durumuna gelmiştir. Korykos 1448 yılında Karamanoğlu İbrahim Bey tarafından ele geçirilerek, yeniden imar edilmiştir.
Örenyerinde iç ve dış kale kiliseler, sarnıçlar, su kemerleri, kaya mezarları, lahitler ve taş döşemeli Roma yolları kısmen ayakta dır. Adını, adadaki kaleden almaktadır.

Kare planlı kale, iç içe iki sıra surdan oluşmaktadır. Etrafı hendekle çevrilmiştir. Kaleye giriş bugün mevcut olmayan hareketli bir köprüyle sağlanmakta idi. Bugünkü haliyle kale, tipik Orta Çağ mimari özelliklerini yansıtmaktadır.

Elaiussa- Sebaste


Silifke-Mersin karayolu üzerinde Mersin'e 52 km. uzaklıktaki Ayaş (Merdivenlikuyu) da yer almaktadır. Şehir İÖ II. yüzyıl sonlarında kurulmuştur. Strabon'a göre, bu şehrin bir bölümü kara parçasında bir bölümü de karşı taraftaki adanın üzerinde yer almakta olup, bu antik kent Elaiussa ve Sebasta kentlerinin birleşmesi ile meydana gelmiştir. Elaiussa daha eskidir. İÖ 41 yılında Antious tarafından Kapadokya Kralı olarak atanan ve İÖ 20 yılında Elaiussa'nın çevresinde bulunan dağlık Kilikya'yı Augustus'tan almış olan kara parçası haline gelince kent eski önemini yitirmiştir.
Eski adının tepesi ile batı yamacı ve adanın birleştiği kara parçası kumla kaplıdır. Kumların altında Kral Archelaos'tan önceki zamanlara ait çeşitli tarihi eserler bulunmaktadır. Bunlar iyi korunmuş 5 nefli Bazilika, tiyatronun caveası (Theatron oyuğu), su kemerleri, kilise kalıntıları, zeytinyağı ve su sarnıçları, iki mermer sütunlu saray saray kapısı, bu kapının 50 m. kuzeyinde çeşitli hayvan resimlerini içeren döşeme mozaikli Jüpiter tapınağıdır. Jüpiter tapınağı 612 sütunlu bir Roma mabedi olup, erken Hıristyanlık döneminde (5. Yüzyıl) kiliseye çevrilmiştir. Şehrin mezarlığı (Nekropal), doğu ve kuzeydedir. Burada antik bir yolun iki yanında taş lahit ve mezarlar vardır. Bir lahit'in üzerindeki yazıt şöyledir: "Hijinos'nun oğlu Plütinos, sağlığında Sebaste mezarlığında kızı için bir lahit yaptırdı. Öldükten sonra oraya yalnız kızı gömülecektir. Eğer başka biri gömülürse bu kişinin ailesi Maliyeye 600, belediyeye 300 dinar ödeyecektir." İki katlı bir anıt mezarın cephesindeki kabartmada ortada kanatlarını açmış bir kartal, ayaklarının altında bir yılan, kartalın sağ ve solunda zincirle bağlanmış birer çocuk ve çocukları birer kolları zincirlidir. Aynı zincir üzerinde birbirine bakan iki aslan vardır. Bu yapıtların hepsi Roma devrine aittir.

Korykos (Kızkalesi)

Mersin’in 60 km. güneybatısında, Kızkalesi Mahallesinde yer almaktadır. Silifkeye olan uzaklığı ise 25 km kadardır. Herodotos’a göre kent, Korykos (Gorgos?)adında Kıbrıslı bir prens tarafından kurulmuştur. Korykos adına ise İÖ. 1. yüzyıl başlarında Seleukos kralı IV. Anthiokos’un ölümünden sonra çıkan karışıklıklardan yararlanarak bağımsızlığını ilan ettiği sıradaki sikkelerin üzerinde rastlanmıştır. Kuzeydoğudan güneybatıya değin limanı da kapsayan, doğuda Elaiussa- Sebaste’ye, batıda Cennet-Cehenneme kadar uzanan bu yerleşimle ilgili en erken bilgiler Hellenistik Dönem’e aittir. Bu dönemde ana kaya üzerine kurulmuş poligonal örgülü duvar işçiliği taşıyan mekanlar görülebilmektedir. Bir müddet Mısırlılar’ın eline geçen Korykos, III. Anthiokos zamanında İÖ. 197 yılında Mısırlılar’dan geri alınmıştır. 

İÖ. 80’de Roma egemenliği altına girmiş, İÖ. 20’de Kappadokia kralı Arkhelaos’un eline geçmiştir. Roma ve onu izleyen Bizans egemenliği sırasında büyük bir liman kenti olmuştur. 

İÖ. 2. yüzyıldan beri bilinen bir Polis (şehir,kent) ,İS. 3. yüzyılda ise Sebaste’ye bağlanan bir Kome (köy) olmuştur. Daha sonra I. Shapur döneminde Sasaniler’in yıkımı ile karşı karşıya kalmıştır. 

Bu dönemden sonra tekrar canlanan Korykos’un bu durumu daha çok anıtlarda gözlenmektedir. 5. yüzyılda Hierokles kente bir düzenleme getirmiştir. Böylece başkenti Tarsus olan Kilikia I’in kentleri arasında Korykos’ta yer almıştır. 479 yılında Korykos ve Sebaste’ye Isaurialılar hakim olur. 

6. yüzyılda Antakya patrikliğine bağlı Tarsus’un altında yer alan Korykos, Tarsus’a bağlı bir piskoposluk, 1136-1394 yılları arasında da Latin başpiskoposluğu olmuştur. Tanınan piskopos isimleri arasında Germanus (İ.S.381), Salustios (431), Iohaninus ( 680-681-690) sayılabilir. Bir yazıda ise piskopos Indakos ( 516-518) ismine rastlanmıştır. Korykos’ta 5. ve 6. yüzyıllara tarihlenen çok sayıda yazıt bulunmaktadır. Bu yazıtlarda hem mesleklere ait bilgiler hem de Hıristiyan olduklarına dair bilgiler edinilebilmektedir. Bu yazıtlardan yine Kızkalesi’nin önemli bir liman olduğu, burada çalışan işçilerin varlığı, onların zaman zaman komşu Korasion’a giderek ticaret yaptıkları anlaşılmaktadır. Korykos 690-91 yıllarında hala Kilikia I Eyaletine bağlıdır. 7. yüzyıl başında Sasani, yüzyıl sonunda ise Araplar’ın eline geçmiştir. 9-10. yüzyıllarda Seleukeia Tema’sına ait olmuştur. Adı 10. yüzyılda Arap initerarı içerisinde Korasion’la birlikte, “Qurqos” olarak geçmektedir. 

1099 yılında gelişmelerin yeniden başladığı gözlenmektedir. Bu yılda İmparator I. Alexion, Mimar Megas Drungarios Eustatias’a karadaki kaleyi yaptırmıştır. Aynı mimar Silifke Kalesi’nide yapmıştır. Her iki kalede İstanbul’dan kutsal topraklara deniz yolu ile gitmek isteyenler için birer konaklama yeri olarak kullanılmıştır. 12.yüzyılın başlarında Küçük Ermeni prensi I. Constantin buraya hakim olmuştur. 1137’de tekrar Bizanslılar’ın eline geçmiştir. 1163 yılında tekrar Küçük Ermeni Krallığı olur. 1191 yılında Fransa kralı Philip Hac’dan dönerken buraya uğramıştır. Korykos’ta 1267 yılında Cenevizliler’in bir ticaret gemisi saldırıya uğrayınca Ermeni Krallığı ile Cenevizlilerin arası açılmış 1271’de tekrar iyişleşme görülmüştür. 1275 yılında Memlük sultanı Baybars döneminde safranın üretildiği bir yer olarakta çok önemlidir. 

Hetum hanedanından Korykos’un son beyi Osin 1329 yılında öldürülünce IV. Leon’un egemenliğine girmiştir. Bu da öldükten sonra 1361’de bir ara Karamanoğulları’nın baskısıyla karşılaşan Korykos halkı Kıbrıs Krallığı’ndan yardım istemiş ve Kıbrıs’ın himayesine girmiştir. 1375’te Kıbrıs’ta bulunan Lusignanlar her zaman Korykos bağlantılı olmuşlardır. 1448’te de Karamanoğlu II. İbrahim tarafından fetih edilmiş, 1473-74’de Osmanlılar’ın eline geçmiş ve zamanla önemini kaybetmiştir. Cem Sultan 1482 yılında Temmuz ayında Rodos şövalyelerinin yolladığı gemiye binmeden önce Mersin’den buraya gelmiş,Kızkalesinde kalmış, Anamur üzerinden de İtalya’ya gitmiştir. 

Ören yeri içerisindeki kalıntılar: 

Kara Kalesi: 

Korykos Kalesi yapılırken genelde Roma Dönemi mimari parçaları devşirme olarak kullanıldığı için Ermeni işçiliği çok az görülebilmektedir. Kale çeşitli düzenlemeler ve eklemelerden sonra bugünkü haline 13. yüzyılın ortalarında gelmiştir. Aynı merkezli iki sıra surdan oluşmuştur. Dış sur daha geç inşa edilmiş olmalıdır. İç surların kapladığı alanın avlusunda üç kilise bulunmaktadır. Yine burada bulunan bir kapının üzerinde haç kabartması vardır. Yanı sıra sarnıçlar ve kare planlı bir yapı görülmektedir. Kalenin doğusunda malzeme olarak küçük kesme taşın kullanıldığı geniş bir mezar vardır. Kalenin doğusunda ana kaya kesilerek oluşturulmuş büyük bir hendek bulunmaktadır. 

Liman:

Korykos örenyerine ait kalıntılar arasında en önceliklilerden birisi limandır. Korykos limanıda Sebaste ve Aigaiai gibi Suriye donanması tarafından kullanılmıştır. 

Nekropol Alanı:

Hellenistik Dönem’e ait nekropol alanı limanın hemen karşısındadır ve bu alan Erken Bizans Dönemi’nde genişlemiştir. Ancak Sebaste ve Kanlıdivane ile karşılaştırıldığında Anıt Mezar daha azdır. Bazı mezar yapılarının taşları, kıyıdaki kale yapıldığı sırada sökülüp kullanılmıştır. Lahitlerin yanı sıra kaya mezarlarda bulunmaktadır. Kahmasorion tipte lahitlerde vardır. 

Sur kalıntıları:

Korykos’a ait sikkelerde Tyche’nin başında duvarlı kent surları tasvir edilmiştir. Bunlar İ.Ö. 1.-İ.S. 1. yüzyıllarda var olan kent surlarını gösteriyor olmalıdır. Bu erken dönemdeki kent surunun kalıntıları bugün rahatlıkla görülememektedir. Yeni kent suru ilk olarak İ.S. 4. yüzyılın sonunda yapılmıştır ve bu sur nekropol alanını da içine almaktadır. 

Kiliseler:

Korykos yerleşiminin kuzeyinde Katedral dışındaki Mezar Kilisesi, Büyük Kilise ve Transept Planlı Kilise bir tören yolunun güney tarafına art arda yapılmışlardır. Bunlardan Mezar Kilisesi naosun ortasındaki merkezi vurgulamasıyla Erken Hıristiyan mimarisi içinde özel bir yere sahiptir. Katedral ve Büyük Kilise bazilikal planlı, diğeri ise transept planlı olan ve aynı isimle anılan tüm kiliselerin ortak özellikleri küçük düzgün kesme taş kullanılarak yapılmış olmalarıdır. Diğer kiliselerde doğu duvarı içine alınan bema ve yan odalar, Transept Planlı Kilise’de doğuya doğru devam etmiştir. Farklı dönem eklemeleriyle Manastır Kilisesi de dikkat çekicidir. Bu kiliseler genel olarak İ.S. 5. ve 6. yüzyıllara tarihlendirilmektedirler. Yayınlarda kentin dışında da dini yapıların olduğundan bahsedilmektedir. 

Diğer yapı kalıntıları:

Roma İmparatorluk Dönemi’nde kentte meydana gelen gelişme kendini yapılarda da gösterir. Tapınak kalıntıları, Sütunlu Cadde, üç adet hamam bu yapılar arasındadır. Roma İmparatorluk Dönemi’nden beri Sebaste ile bağlantısı olan Lamas su yolu Erken Bizans’ta da kullanılmıştır ve kentin güneyinde yer alan ve yapımında eski mezar taşları kullanılan 5.ve 6. yüzyıllara tarihlenen büyük, üstü açık sarnıça su bu şekilde ulaşmıştır. 

Mimari olarak 5. ve 6. yüzyıllara tarihlenen evlerde vardır. Kentte kiliseler dışında bir hastane ve düşkünler evininde olduğundan bahsedilmektedir. 7. ve 10. yüzyıl arasında Arap hakimiyeti nedeniyle mimari anlamda fazla bir bilgi elde edilememektedir.Yapı kalıntıları bakımından yörenin en geniş ve en önemli arkeolojik sitidir. 

Kızkalesi(Deniz Kalesi)

Mahallenin adını aldığı ve Deniz Kalesi olarak da anılan Kızkalesi, küçük bir adacığın üzerinde kurulmuştur. Kıyıya uzaklığı bulunduğunuz yere göre değişmekle birlikte ortalama 300-600 m kadardır. Burada bulunan bir yazıttan 1199 yılında I. Leon tarafından yaptırılmış olduğunu öğreniyoruz. 1361’de Kıbrıs Krallığı tarafından zapt edilmiştir. Strabon , Roma Dönemi’nde korsanların burasını barınak olarak kullandıklarından bahsetmektedir. Bu kalede Bizans ve Ermeniler tarafından karadaki kale kadar önemsenmiştir. 

 


Kalenin girişi kuzeydedir. Burada da devşirme malzeme kullanılmıştır. Yine zaman zaman moloz taşların kullanıldığı yerler büyük bir olasılıkla Lusignanlar dönemine ait olmalıdır. 192 m uzunluğundaki mazgal delikleri açılmış kale suru üzerine 8 tane üçgen, dörtgen ve yuvarlak biçiminde burçlar oturtulmuştur. Batıdaki sur boyunca uzanan iyi korunmuş bir galeri ile buradan denize açılan bir kapı bulunmaktadır. 

Mersin Müzesi tarafından yapılan temizlik kazısı sırasında kalenin orta alanında bir yapı kompleksi ortaya çıkarılmıştır. Bu yapı kompleksi içerisinde bir şapel bulunmaktadır. Yapı topluluğu ile müşterek plan veren bu şapelin, kalenin avlusunda bulunan diğer şapelden daha eski olduğu anlaşılmıştır. Ayrıca tabanda mozaiklerin yanı sıra opus sectile zemin döşemesi de uygulanmıştır. Çevresindeki odalar orta mekandaki salona açılmaktadır ve kare planlı odaların zemini kuzeye doğru yükselmektedir. Taban mozaiği üzerinde yuvarlak saç örgüsü içinde beş satır yazı ve alanın batı köşesindeki revak üzerinde de başka bir yazıt bulunmaktadır. Ancak yazıtların sayısı daha fazladır. Kale avlusu içerisinde sarnıçlar ve işliklerde yer almaktadır. 

Kızkalesi’nin farklı yerler içinde anlatılan (İstanbul-Kız Kulesi) bir de söylencesi vardır: “ Vaktiyle bir kral varmış. Çok sevdiği tek kızının geleceğini öğrenmek için bir falcıya danışmış. Kızının yılan tarafından sokularak öleceğini öğrenince , Prenses için bu kaleyi yaptırmış. Böylece onun can güvencesini sağladığını zanneden kral, bir gün kızına bir sepet üzüm göndermiş. Ne var ki sepette gizlenen yılan kızı sokarak öldürmüş. 


Öküzlü Örenyeri


Ayaş Mahallesine 12 km uzaklıktadır. Kanlıdivane-Çanakçı Mahallesi yol ayırımından gidilir. Örenyeri Genç Helenistik, Roma, Erken Bizans dönemlerinde yerleşim görmüştür. Antik kentin taş döşeli alt yapısı yer yer sağlam durumdadır. Bazilikası, sarnıçları halen ayaktadır. Lahitler kente girişi sağlayan stabilize yolun kenarında bulunmaktadır.

Akkale (Tırtar)


Akkale, Mersin-Silifke karayolu üzerinde Mersin'e 49 km uzaklıktadır. Geç Roma döneminde kurulmuştur. Bölgesi, İS. 72 yılında Roma imparatorluğuna bağlanınca ,Elaiussa da önem kazanarak Roma egemenliğinde erken Hıristiyanlık döneminde büyük bir gelişme göstermiştir.Denize hakim bir noktada bulunan Akkale'de 2-3 katlı bir ana yapı ve bunun doğusunda haç planlı, iki katlı küçük bir bina; güneyinde iki uzun dehliz halinde bir alt ana yapı; bir su sarnıcı, hamam yıkıntısı ve deniz kıyısında küçük bir sarnıç ve limanı bulunmaktadır. Büyük bir zeytinyağı ihraç merkezi olan Akkale'de 15.000 ton zeytinyağı alabilecek kapasitedeki sarnıç halen ayaktadır. 

Paşa Türbesi


Ayaş- Korykos yolu üzerinde olan bir Selçuklu eseridir. Türbe 1220 yılında Aktaşoğlu Sinan Bey tarafından yaptırılmıştır.

Kanlıdivane


Mersin-Silifke karayolunun 45 km'sinde sağa sapan yolun 3 km. ilerisindedir. Helenitik,Roma ve Bizans çağlarına ait tapınak, kilise ,sarnıç ve şehir kalıntılarını ihtiva eden sit geniş ve derin bir çöküğün etrafında yer alır.Bellibaşlı yapıtlar şunlardır:
Adam Kabartmalar (Çöküğün güney ve karşı yamaçlarında)
Kule (Çöküğün güney-batı kenarında,Helenistik çağdan kalma) 
Bazilika tipi çeşitli kilise kalıntıları(5.ve 8. Yüzyıldan kalma)
Şehir Kalıntısı(Çöküğün doğusunda)
Eski mezarlık(ana mezarlık çöküğün yaklaşık 300 m. batısında)



 

 

GÜLNAR

 

 

 

 

 

İlçenin Tarihi


İlçenin tarihi Hititlere kadar uzanmaktadır. Sırası ile Asurlular, İranlılar, Mısırlılar, Romalılar hüküm sürmüştür.
İlçenin bugünkü halkı 1230 yılında Orta Asya Bolkaş gölü kıyısındaki Gülnar'dan göç ederek bu çevreye yerleşmiş Türkmenlerdir. 
1461 yılında Silifke ve Mut ile birlikte Gülnar'da Fatih Sultan Mehmet'in komutanlarından Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı yönetimine katılmıştır.
1900'lü yıllarda Adana Valilik, Silifke Mutasarrıflık, Gilindire İlçe, Zeyne Bucak Merkeziyken Gülnar, Yörüklerin alım satım yaptıkları bir adı da Anay Pazarı olan Köy idi.
İlçe adını, Yörük Beylerinden Yahşi Bey'in kızı Gülnar Hanımdan alır. Gülnar 3 Haziran 1916 yılında İlçe olmuştur.

Coğrafi Durumu


İl merkezine 150 km. mesafede bulunan İlçe Taşeli Platosu üzerindedir. Doğusunda Silifke, Kuzeyinde Mut,  Kuzeybatıda Ermenek, Batısında Bozyazı-Anamur, Güneyinde Aydıncık İlçesi ile çevrilidir. Denizden yüksekliği 950 metre olup, yüzölçümü 1769 km2.dir.İlçenin sahil kesiminde iklim Akdeniz iklimi,dağlık alanlarda ise yazları serin ve kurak , kışları soğuk ve yağışlı geçmektedir.

Kırshu (Meydancık Kalesi)


Gülnar'dan 10 km. uzaklıkta Tırnak Köyü yakınında sarp bir tepenin üzerinde 750 metre uzunluğunda 150 metre genişliğindeki düzlüğünde yer alır. Konumu ve savunmadaki önemi nedeniyle asırlar boyunca bir yerleşim merkezi olarak kullanılmıştır.

İ.Ö.7.y.y. ve 6. y.y.da Luvi Kral ailesinin kurduğu kent, İ.Ö. 5. ve 4. yy'da Perslerin askeri ve idari kenti, İ.Ö. 3.ve 2. yy.da da Mısır Krallarının garnizonu olarak kullanılmıştır. Anıtsal giriş kapısı, tepenin doğu eteğinde bulunan mezar, Pers kabartmaları ile kazı sırasında çıkan ve şimdi Silifke Müzesi'nde sergilenmekte olan Hellenistik Çağ'a ait sikkelerin çıkarıldığı konak önemli kalıntılardır.

Zeyne Türbesi


Gülnar'dan Mut'a giderken 26 'ncı km. de Zeyne (Sütlüce) Kasabasındadır. Geniş bir bahçe içerisinde inşa edilen ahşap çatı örtülü ve ahşap direkli ana geçit kısmına, zaman zaman mezar odalarına ilavesi ile meydana gelmiştir.

Bahçede ise mezarlar bulunmaktadır. Zeyne Türbesi olarak bilinen Şeyh Ali Semerkandi Türbesi, Beylikler dönemi eseridir. 
Bir küllüye olması gereken yapı gruplarından sadece türbe ayakta kalabilmiştir. Görünüşte psikolojik rahatsızlığı olan hastaların ziyaret ettikleri ve kurban kestikleri türbenin, külliyenin bir parçası olduğuna dair yazılı bir kaynak bulunamamıştır.

Ali Semerkandi ile ilgili bir efsane anlatılır. Çobanlıkta yapmış olan Semerkandi öğle sıcağında hayvanları susuzluktan yanmış vaziyette iken, yoldan geçen bir Türkmenin sert sözleri ile karşılaşır. Buna çok üzülen Semerkandi dua ederek elindeki sopasını kayaların ortasına vurur ve su fışkırır.Hayvanlarını sulayarak susuzluktan kurtarır. Bu yer halen mesire yeri olarak kullanılmaktadır.

Şeyh Ömer Türbesi

 

Gülnar İlçesi'ne bağlı Şeyh Ömer Köyündedir. Türbede Bahri Ölüm adlı Kur-an tefsirinin yazarı yatmaktadır.Türbe sekizgen planlı olup, düzgün kesme taşlarla örülmüştür. Üzerindeki büyük kubbe betonla tamir edildiğinden eski özelliği hakkında tam olarak bilgi alınamamıştır.

 

 

 

 

MEZİTLİ

 

 

 

 

Mezitli İlçesi kimlik kartı

2008 yılında ilçe teşkilatı kurulmuştur.

Kaymakamlık Tel:     0 324 358 11 05

Belediye Tel:             0 324 358 10 05

 

Pompeipolis/ Soloi / Soli (Viranşehir) Örenyeri

Mezitli'nin yaklaşık 2 km. güneyindeki Viranşehir semtindedir.Mahallesindedir.

Kentin erken tarihi konusunda bilinenler azdır. Soli’de bulunduğu öne sürülen ve bugün Berlin Staatliche Museen’de bulunan Luwice yazıtlı mühürler ve silahlar Orta Tunç Çağı’na tarihlenmektedir. Filozof Chrysippos ile matematikçi ve astronom Aratos’un İ.Ö. 3.yy.da burada yaşadığı sanılmaktadır.

Strabon’a göre Soloi-Pompeiopolis antikçağda Kilikia Trakheia (Dağlık Kilikia) ile Kilikia Pedias (Ovalık Kilikia) ‘ın sınırını oluşturmaktadır.

İ.Ö. 8-7.yy.da kurulduğu kabul edilen kentin Strabon, Akhaioslar ve Rhodos’taki Lindos’lular, Pomponius Mela ise Argos’lu ve Rhodos’lu kolonistler tarafından kurulduğunu yazmaktadır. İ.Ö. 1. binde Soli önemli bir liman olmuştur. İ.Ö. 6.yy. ortalarında başlayan ve Büyük İskender’e kadar süren Anadolu’daki Pers egemenliği döneminde de önemini korumuştur. İ.Ö. 5.yy.da özerkliğini koruduğu kendi adına sikke bastırmış olmasından anlaşılmaktadır.

Hellenistik dönemde Seleukos egemenliğinde olan bu liman kenti, parlak bir dönem yaşamıştır. Seleukos yönetiminin İ.Ö. 1.yy.da zayıflamasıyla Soli için de zor günler başlamıştır.Kral Tigranes, kenti yağmalayıp, halkını göçe zorlamıştır. Böylece, Kilikia için yağmacılık, esir ticareti ve kargaşa ile dolu korsanlık dönemi başlamıştır.

Romalı komutan Pompeius bu kargaşalığa son vermek için İ.Ö.67’de esir aldığı korsanların bir bölümünü Soli’ye yerleştirmiştir. Grekçe Soloi , Latince Soli olarak kullanılan ve “Güneş” anlamına gelen kentin adı, bu olaydan sonra Pompeiopolis ( Pompeius’a adanmış kent, Pompeius için kent ) olarak değiştirilmiştir.

Roma döneminde kent yeniden canlılığına kavuşmuştur. İmparator Hadrianus İ.S. 130’da Anadolu’ya yaptığı gezi sırasında Roma’nın eyaleti olan Kilikia’ya kadar gelmiştir. Soli’deki liman çalışmalarına parasal destek vermiştir. Hıristiyanlık döneminde bir piskoposluk merkezi olan Soli, 6. yy.da meydana gelen depremde zarar görmüş ve 7.yy.da da Arap akınlarıyla karşı karşıya kalmıştır.

19.yy.da Soli’ye gelen Avrupalı gezginler, kentte tiyatro, tapınak, hamam gibi yapıların ve nekropolisin bulunduğundan söz etmektedirler.

Günümüzde Soli antik kentinin çevresi yerleşim alanları ile dolmuştur. Sütunlu yol, höyük, antik liman, Roma hamamı , su kemerleri yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır. 1999 yılında Mersin Müzesi ve 9 Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Remzi Yağcı tarafından sürdürülen arkeolojik kazılarla Soli hakkında daha gelişmiş bilgiler elde edilmektedir.

Soli Pompeipolis Antik kenti;

 

sütunlu yolu, antik limanı, hamamı ve akropolleri ile Mersin için farklı fırsatlar ortaya koymaktadır. Antik kentin kent ile mekansal buluşmasının yanısıra toplumsal ve ekonomik bütünleşmeyi sağlayacak program ve projeler gündeme getirilecektir. 

Antik kenti kentten koparan kelepçe durumundaki duvar ve tel örgüleri kaldırılarak, antik kent bir “Arkeopark” yaklaşımı ile ele alınacaktır.

a)Sütunlu Cadde

200 tane olduğundan bahsedilen sütunlardan bugün 33’ü ayaktadır. Bunlardan 4’ü batı, 29’u doğu sütun dizisine aittir. Korinth düzenindeki sütun başlıklarından bazıları figürlüdür. Ayrıca bazı sütunların yazıtlarından, caddeye bakan konsolların, Roma imparator ya da üst düzey yöneticilerin büstlerini taşıdığı anlaşılmaktadır. Son yapılan kazılarda ele geçmeye başlayan mermer heykeller bu durumu kanıtlayan en önemli buluntular arasındadır.

b)Soli Höyük

22 m. yüksekliğinde ve 300 m. çapındadır. Tepe üzerinde yapılan yüzey araştırmalarında Erken Demir Devrinden, Roma dönemine kadar tarihlenen seramik parçaları bulunmuştur. Kazılarla da mimari buluntuların yanı sıra çok sayıda amphora kırıkları,kandiller,dokuma ağırlıkları ortaya çıkarılmıştır.

c)Antik Liman

Kalıntılarının bir bölümü bugün de görülebilen liman, birbirinden 200 m. aralıklarla düzenlenmiş iki dalgakırandan oluşmaktadır. Bunlardan batıdaki daha iyi korunmuştur.

d)Roma Hamamı

Soli’de yüzeyde görülebilen mimari kalıntılardan biriside Roma Hamamıdır. Bu yapıdan da günümüze sadece birkaç duvar parçası kalmıştır.

 

Fındıkpınarı Kalesi

 

Mezitli’nin yaklaşık 40 km. kuzeyindeki asfalt yol ile ulaşılan Fındıkpınar yaylasındadır. Yaylanın bitişiğinde, duvarları ana kaya üzerine uydurularak yapılan kalede, aynı adı taşımaktadır.

Taş ve tuğla ile örülmüş duvarlar, kayaların üzerinde yükselmektedir. Doğu taraftaki dairevi yerin ortasındaki taştan yapılmış kule ve kuzeyde daha küçük olan yuvarlak burcu vardır. Etrafı odalarla çevrili, doğu ve güney kulelerine benzemeyen kuzeydeki kulenin ortası, ana kaya görünümündedir. Bu kulenin tam kuzeyinde ana kayadan oluşan düşey bir duvar vardır. Bu belki de burada kontrolün yapıldığı avlunun giriş kapısıdır.

Karmaşık planlı, yuvarlak kuleli bu garnizon kalesi, Ortaçağ Dönemine tarihlenmektedir.

 

Kaleburnu Köyü Kalesi

 

Mezitli’nin yaklaşık 20 km. kuzey batısında( Fındıkpınarı yolu üzerinde) bulunan Kaleburnu köyünün girişinde, yolun sağındaki yüksek bir tepe üzerinde kurulmuştur. Eteklerinde yapılan yüzey araştırmasında Bizans, Selçuklu, Osmanlı dönemlerine ait seramik parçalarına rastlanmıştır. İç sur ve dış sur bulunmaktadır. Surların ve burçların bir kısmı ayakta kalmıştır.

 

Kuzucubelen Kalesi ve Örenyeri

 

Mezitli’nin yaklaşık 24 km kuzeyinde Mezitli-Fındıkpınarı karayolu üzerinde, 450 rakımlı bu küçük gözetleme kalesi, uçurum dibindeki yüksek platoya dayanmaktadır. Köylüler tarafından Taş Kale olarak adlandırılmaktadır.

Kale iki katlı ve dikdörtgen planlıdır. Batıdaki bir gedik dışında duvarlar orijinal yüksekliklerine dayanmaktadır. İki kemeri çökmüştür. Ortaçağ mimarisinin tipik örneğidir. İç tarafındaki blokların kenarları çok miktarda harç ve küçük kaya parçaları ile doldurulmuştur. Kapı girişinde, kaldırılabilir ahşap bir seyyar merdiven kullanılmış olmalıdır. Yüksek seviyedeki diğer açıklıklar doğu ve güney duvarlarındaki dar deliklerdir. Gözetleme delikleri kapılara göre küçüktür. Daha üst seviyedeki tek giriş kuzeybatıdadır.

Bizans ve Roma dönemlerinde de iskan gördüğü anlaşılan kalede, kilise, sarnıç ve belki de manastır olabilecek yapı kalıntıları bulunmaktadır.

 

 

MUT

 

 

İlçenin Tarihi

Mut İlçesi, Yontma Taş ve Cilalı Taş Devri izlerini taşımakla birlikte İlçenin kuruluşunun Hititlere dayandığı ve o zamanki adının Yenika veya Yenikande olduğu ve ismin "Yenişehir" anlamına geldiği söylenir.İlçenin Romalılar dönemindeki ismi CLAUDO POLİS olduğu, Mut Kalesinin batı kısmındaki kitabeden anlaşılmaktadır.
M.Ö 334 yılında Büyük İskender tarafından Makedonya topraklarına katılan ve Büyük İskender'in komutanlarından MUT'S veya MUT'YOS isimli bir komutanın yaşadığı ve İlçenin bugünkü isminin komutanın adından geldiği sanılmaktadır.
Abbasi Halifelerinden Harun Reşit zamanında (786-809) tarihleri arasında Mut Müslümanların eline geçer.11.y.y da Selçuklu Oğullarının bir boyu olan Yörük Beyleri, Mut ve yöresinin yönetimini ellerine geçirmiştir.Selçuklulardan sonra Karamanoğulları'nın eline geçen yöre 1466 yılında Fatih Sultan Mehmet'in vezirlerinden İshak paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır. İshak paşa Mut Kalesini onarmıştır.1. Dünya Savaşı sonunda İtalyanların işgal bölgesine düşen Mut fiilen işgal edilmemiş, işgal edilen komşu İlçelerinin yardımına koşarak Kurtuluş Savaşına girilen katkılarından dolayı Ulu Önder Atatürk'ten tebrik telgrafı almıştır.

Coğrafi Durum


Mut İlçesi Toros dağları eteklerinde, Göksu Nehri kıyılarında kurulmuştur.Doğusunda Silifke, Batısında Erdemli, Kuzeyinde Karaman ve Güneyinde Gülnar topraklarıyla çevrili Mersin-Karaman Devlet karayolu (D-715) üzerinde ve 250-300 rakımda yerleşimi bulunmaktadır.
İlçenin toplam alanı 2860 km2.dir. Akdeniz iklimi ile karasal iklimin karakteristik özelliğini taşıyan İlçede, yazları kurak ve sıcak, kışları ılık ve yağışlı geçer m2' ye düşen yıllık yağış miktarı 412 kg.dır. Kozlar ve Sertavul yaylaları ile Çınaraltı ve Karaekşi Milli Parkları mevcuttur.

Mut Kalesi


Şehrin içindeki kalenin inşa tarihi bilinmemektedir. Bugünkü hali Karamanoğulları devri karakterini gösterir. Dikdörtgen şeklindeki kalenin dört burcu ve içinde iç kale diye adlandırılan bir kulesi vardır.

Alahan Manastırı 


Evliya Çelebi'nin "Ustasının elinden yeni çıkmış gibi duruyor" diye anlattığı Alahan Manastırı, Mersin-Karaman karayolu üzerinde, Mut'un 20 km kuzeyinde Geçimli Mahallesi civarındadır. 1300 m yükseklikte ve Göksu Vadisine bakan dik bir yamaca oturtulmuştur. 

Hıristiyanlığın Kapadokya ve Likonya (Konya)' da yayılması sırasında bu yeni dini kabul edenlerin takibe uğraması, inanmayanlar tarafından öldürülme korkusu, Hz. İsa'ya inananları dağlık bölgelerdeki mağara kaya oyuklarında ibadete zorlamıştır. St. Paul ve yine Tarsus'ta yaşamış Hıristiyan öncülerinden Barnabas ile birlikte Hıristiyanlığı yaymak için Konya-Kapadokya ve Antalya-Antakya'ya kadar maceralı yolculuklar yapmıştır.

İşte bu iki Hıristiyan Aziz'in gezileri sırasında konakladıkları her yerde anılarına mabetler yapılmıştır. Alahan Manastırı bunlardan biridir.

440-442 yıllarında yapılmış olduğu tahmin edilen Alahan Manastır Külliyesi, Batı Kilisesi, Manastır, Doğu Kilisesi, kayalara oyulmuş keşiş odacıkları ve çevredeki mezarlardan oluşmaktadır. Kilise binaları, Ayasofya Müzesi ile ortak mimari özellikleri taşımaktadır. Süslemesinde usta bir taş oymacılığı görülür. İlk kilise korint başlıkla iki dizi sütunla üç nefe ayrılmıştır. Narteksten ana mekana geçilen kapının atkı ve yan dikmeleri kabartmalarla süslüdür. St. Paul, St. Pierre figürlerinden başka bir çelengi taşıyan altışar kanatlı Cebrail, Mikail'in simgesel yaratıkları ezişi, kükreyen aslan, kartal ve öküz sembolleri, İncil yazılarının tasvirleri, üzüm salkımları, asma yaprakları ve balık motifleri zengin bir şekilde tasvir edilmiştir.

Kiliselerin doğusundaki geniş avlunun güneyinde dinsel törenlerin yapıldığı dehliz, 11 m. uzunluğunda kemerli ve sütunlu bir galeri şeklindedir. Galerinin ortasında kalabalık kabartma süsleme ile her yanı işli büyük bir niş bulunmaktadır. Galeride apsisli vaftizhane ve karşısında Alahan Manastırının en görkemli yapısı olan mezarlar bulunmaktadır. Bu mezarların kuzey duvarı kayaya yontulmuş, üst örtüsü yoktur. Ana nefin ortası ilginçtir. Burası paye ve sütunlara oturan dört kemerle örtülü kare planlı bir kule biçimindedir. Kuli yukarıda sekizgene dönüştürülmüştür. Kapı çerçevesi süslüdür.

Mavga Kalesi


Kozlar Yaylası yakınında Mut' tan 16 km. uzaklıkta olup, sağlam kalan bir burcundaki kitabeye göre Alaattin Keykubat'ın emri üzerine 1230 yıllarında yapılmıştır. Sarp ve dik kayalar üzerine yapıldığından görünüşü ürperti vermektedir. Yüksekliği 150 m. dir. Kale içindeki odalar, ağırlar, yemeklikler, sulama tekneleri ve içi Horasan harcı ile sıvanmış su sarnıçları kayalara oyularak oluşturulmuş olup büyük emek harcanmıştır.

Dağpazarı Kilisesi (Corapissus):


Mut İlçesinin 35 km kuzey batısındadır Antik ismi Corapissus olan kentin antik yol üzerinde oluşu eski kente ayrı bir önem verildiğini göstermektedir. Antik kentte hayat ağacının kollarına asılmış çok sayıda hayvan ve geometri desenlerle bezenmiş taban mozaiği göze çarpar. 15x5.50 m. ölçülerinde olan taban mozaiğinin hangi yapının taban döşemesi olduğu bilinmemektedir. Antik kentte mozaiğin yanında 3 adet heroon tipi mezar oldukça yıpranmıştır. Bizans dönemine ait kilisenin ise apsisi ve bazı duvarları ayakta kalabilmiştir Köyün güneyindeki vadide ise kaya mezarlarının bulunduğu necropol sahası bulunmaktadır. Köylüler tarafından soğuk hava deposu olarak kullanılan sarnıçlar vardır.

Balabolu Harebeleri (Adrasos)


Mut'un batısında bulunan 40 km. uzaklıktaki Yalnızcabağ Mahallesi yakınındaki Değirmenlik yaylasındadır. Büyük bir antik yerleşim alanı olduğu görülmektedir. Çok sayıda lahit ve duvar kalıntıları vardır.

Laal Paşa Camii


Karamanoğulları İbrahim Bey'in emirleri ile Laal Paşa tarafından yaptırılmıştır. (1356-1390) Kare planlı ve orta kubbeli olan cami düzgün kesme taşlarla inşa edilmiştir. Kitabesine göre iki defa onarım gören caminin bahçesinde 2 adet türbe bulunmaktadır. Kümbetlerin birinde 3 adet, diğerinde ise 4 adet mezar bulunmaktadır. Evliya Çelebi Seyahat-namesi'ne göre Laal Paşa bu kümbetlerin birisinde yatmaktadır. 

Kümbetler


Lalaağa Camisinin doğusunda iki türbe vardır. Üzeri konik çatı ile örtülü olduğundan bunlara kümbet demek daha doğru olur. Muntazam kesilmiş küfeki taşları ile yapılmış kümbetlerin birinde üç, diğerinde dört mezar vardır. Bunlardan biri Karamanoğullarından Musa Bey'e (Lalaağa)' ya aittir.

Sartavul Hanları

Karaman karayolunun Toros dağlarını aştığı en yüksek nokta olan Sartavulbeli'nin Mut tarafındadır. Mut' a 38 km. uzaklıktadır.
Yolcuların sıkıntılarını ve ölümle sonuçlanan kazaları önlemek için Sartavul Beli'nin Mut ve Karaman tarafında 5' er km. arayla Tonoz örtülü birer han yapılmıştır.
Halen; köylüler arasında kış günleri gidiş-gelişlerde ve herhangi bir arızaya uğrayan otobüs yolcuları bu hanlarda bulunmaktadır.

Karacaoğlan Heykeli


Çınaraltı Parkında Belediyenin girişimi ile Mut' lu Heykeltıraş Hüseyin Gezer tarafından ücretsiz yapılan Pleglas heykel, Mut şenlikleri sırasında 8 Haziran 1973 günü yapılan törenle açılmıştır.

Büyük bir halk şairi olan Karacaoğlan'ın hayatı üzerine yapılan araştırmalarda kesin bir bilgi yoktur. Son yıllarda yapılan araştırmalarda ve şiirlerinde yapılan incelemelerden onun 1606 da doğmuş 1670 yılında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir. Her ne kadar doğduğu yer bilinmiyorsa da öldüğü ve mezarının bulunduğu yer bellidir. Kendisinin Güney Anadolu'da yaşayan Türkmen aşiretinden olduğu daha doğrusu Mersin'li olduğu muhakkaktır. Şiirlerinden anlaşıldığı kadarıyla kendisi pek çok yer gezmiş,aşkı ve tabiat sevgisini yaşadığı hayatı, çağının konuşma dili ile öz Türkçe olarak işlemiş ve anlatmış bir halk şairidir. 

Dağ Camii


Dağ Camii, Mut'un 2 km güneybatısındadır. Selçuklular dönemine ait olduğu (11. yy. sonları) sanılmaktadır. Çevredeki devşirme taşlarla yapılmıştır. 

Alaoda (Mağarası) 


Mut-Karaman yolu üzerindeki Geçimli (Malya) Mahallesindedir. Mağaranın tabanı mozaik döşemedir. Yapılış tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 1955 yılında Prof. Michael Gouche tarafından yapılan araştırmada burada bulduğu yazı da okunamamıştır. için olduğu bozuk devamı yazının rastlanmış ibaresine sevilmiş...? tarafından tanrımız annesi Hirstos Hanım Bereketli Karamanoğulları İbrahim Bey'in emirleri ile Laal Paşa tarafından yaptırılmıştır. (1356-1390) Kare planlı ve orta kubbeli olan cami düzgün kesme taşlarla inşa edilmiştir. Kitabesine göre iki defa onarım gören caminin bahçesinde 2 adet türbe bulunmaktadır. Kümbetlerin birinde 3 adet, diğerinde ise 4 adet mezar bulunmaktadır. Evliya Çelebi Seyahat-namesi'ne göre Laal Paşa bu kümbetlerin birisinde yatmaktadır. 


Söğütözü Köprüsü


Roma dönemine ait olduğu bilinmektedir. Elde köprüyle ilgili başkaca bilgi bulunmamaktadır. 

Sinobiç Kalıntıları


Mut İlçesinin 3 km kuzeyinde bulunan Yeşilyurt Mahallesi sınırları içeresin de bulunan Sinobiç kalıntıları özellikle Ardıçtepe mevkiindedir. Roma dönemine ait çok miktarda lahit ve tepede 2 adet su sarnıcı ile duvar kalıntıları mevcuttur. Bazı kaynaklarda adı Polisandos olarak geçen Sinobiç'in antik ismi kesin olarak belli değildir 

Kızıl Minare  


Rengi nedeniyle bu adı almıştır. Yapılış tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte Karamanoğulları döneminde yapıldığı sanılmaktadır.

Nure Sofi Tarbesi 


1228 yılında Selçuk Sultanı 1. Alaiddin Keykubat tarafından Ermenek Kalesi civarına yerleştirilen Karamanoğlu Beyliğinin ilk tarihi şahsiyeti Nure Sofi'dir. Karaman adını verdiği oğluna beyliği devretmesinden sonra ömrünü Mut'ta geçirmiş ve ölümü üzerine Sinanlı nahiyesi Değirmenlik Yaylası (Yalnızcabağ Mahallesi) 'ne gömülmüştür.

Yerköprü Şelalesi  


İlçe merkezine 35 km uzaklıktaki bu doğa harikası, Göksu nehrini besleyen Ermenek çayının uzun yıllar boyu süren topraktaki aşındırma etkisi sonucu derin bir vadi meydana gelmiştir. Doğal su tünelinin uzunluğu 250 metredir. Yerköprü 'de göreceğiniz doğal tünel ve şelale size unutulmaz bir gün geçirtecektir. 

Karaekşi  


Karaekşi ilçeye bağlı 3 km uzaklıkta orman içi dinlenme yeridir, içinde alabalık üretme çiftliği de bulunan Karaekşi, doğal güzellikleriyle dikkat çeken ve Orman Bakanlığı'nca Milli Park ilan edilen bir dinlenme yeridir. 

Kırkpınar 


Etrafındaki köylere içme ve sulama suyu da sağlayan Kırkpınar'ın adı buradaki kaynak sularından gelmektedir. Pek fazla bilinmeyen Kırkpınar, burayı ziyaret edenler için güzel anılar bırakacaktır.

 

 

SİLİFKE

 

 

 

 

İlçenin Konumu


Doğuda Erdemli, batıda Mut ve Gülnar ilçeleri; kuzeyde Karaman ili, güneyde Akdeniz ile çevrilidir. Toros Dağları’nın eteğinde, Göksu Irmağı’nın iki yakasında kurulmuş bulunan Silifke; Güneydoğu Anadolu, Doğu ve Batı Akdeniz ile İç ve Batı Anadolu’yu birbirine bağlayan Devlet Karayolu ağının kavşak noktasında olup, İl merkezi Mersin’e 80 km mesafededir. 

Coğrafi Durumu


Silifke ilçesi %89’u dağlık, %11’i ovalık olmak üzere 2943 kilometrekarelik yüzölçümü ile il yüzölçümünün %18’ini kapsamaktadır.
Kıyı kesiminde tipik Akdeniz ikliminin hakim olduğu ilçede yazlar sıcak ve kurak; kışlar ılık ve yağışlıdır. Sahilden iç kesimlere doğru yükseldikçe iklim değişmekte, yazlar serin; kışlar ise soğuk ve kar yağışlı geçmektedir.

Ayrıca, dünyanın en önemli kuş göçü yolu üzerinde bulunan Göksu Deltası, Akdeniz’in doğal özelliklerini koruyabilmiş en önemli sulak alanlarından biri olarak, 450 tür olan Türkiye’nin 
kuşlarından 334 türüne, yine Türkiye’nin 140 ulusal ve uluslararası öneme sahip kuş türünün 106 türüne; dünya çapında yok olma tehlikesi altında bulunan 24 kuş türünün 12 türüne yaşama, üreme, beslenme ve konaklama imkanı sağlayarak barındırmaktadır. Bunlardan en önemlileri bölgenin simgesi haline gelen saz horozu, yaz ördeği, cüce karabatak, tepeli pelikan, dik kuyruk, ala kaz, deniz kartalı, şah kartalı turaç, toy ve ada martısıdır. 

Göksu Deltası, nesli tehlike altında olan, denizde yaşayıp karada üreyen deniz kaplumbağası Caretta caretta ve yeşil kaplumbağa Chelonia mydas’ın en önemli üreme alanlarından biridir. Yine nesli tehlike altında olan memelilerden Akdeniz keşiş foku Monachus monachus, aşırı avlanma sonucu sayıları hızla azalan mavi yengeç ve lahoz balığı (Epinephelus aeneus)’da bu bölgede yaşamaktadır.
Deltada 441 bitki türü tespit edilebilmiştir. Bunlardan 32 adedi nadir tür; 8 adedi endemik (Sadece Göksu Deltası’nda bulunan) tür olarak deltada mevcuttur.
Zengin bir bitki ve hayvan varlığına sahip olan Göksu Deltası, Ortadoğu ve Avrupa’nın en önemli sulak alanlarından biri olarak, 1990 yılında Bakanlar Kurulu Kararı ile ÖZEL ÇEVRE 
KORUMA BÖLGESİ ilan edilmiş; 1994 yılında Ramsar Sözleşmesi gereğince BKK kararı ile Ramsar Listesine alınarak uluslararası boyutta koruma altına alınmış; 1996 yılında da Kültür Bakanlığı’nca 1.DERECE DOĞAL SİT ALANI ilan edilmiştir. Göksu Deltası dünyanın çeşitli yerlerinden gelen kuş bilimcilerin büyük ilgisini çekmektedir.

Tarihi Gelişimi


Coğrafi yapısı ile daha İlkçağda insanların dikkatini çeken yörede, İ.Ö. VII. yy’da şimdiki Taşucu’nun olduğu yerde İonlar Holmi adıyla bir koloni kurmuşlardır. Korsanların devamlı baskın ve talanlarından dolayı gelişme ortamı bulamayan Holmi İ.Ö. IV. yy’ dan itibaren zayıflamaya başlamıştır.

Büyük İskender’in komutanlarından ve Suriye Krallığı’nın kurucusu Selefkos Nikator (İ.Ö. 312 - 281) Holmi şehrinin bu zayıf durumunu fırsat bilerek kolayca ele geçirmiş; halkını da kıyıdaki Holmi’den 12 km içeriye, bugünkü Silifke’nin bulunduğu yere nakledip yerleştirerek “Selefkos’un Şehri” anlamına gelen Seleukia kentini (İ.Ö. 300) kurmuştur. Bu, Selefkos’un kendi adına kurduğu 9 şehirden biri olup, varlığını ve yaşamını günümüze kadar sürdürebilmiş tek Seleukia şehridir.

Seleukia, Helenistik dönemde Selefkoslar ve Ptolomeos (Mısır) Krallıkları arasında sıkça el değiştirmiştir.
İ.Ö. I. yy’da Romalıların yönetimine giren kent bu dönemde kale eteklerinden ovaya doğru yayılmış; İmparator Diocletianus (İ.S. 284 - 305) zamanında oluşturulan ve 39 kenti sınırları içine alan İsauria eyaletinin başkenti olmuştur. Roma İmparatorluğu’nun 395 yılında ikiye bölünmesinden sonra Bizans yönetimine giren Seleukia, Aya Tekla’nın varlığından dolayı Hıristiyanlığın önemli bir hac merkezi durumuna gelmiştir. Bizanslıların elinde iken 13. yy’da Selçuklular’ın; 14. yy’da Karamanoğulları’nın yönetimine girmiş; 1471 yılında Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmıştır.
Başlangıçta Seleukia olan adı zamanla değişerek Silifke’ye dönüşmüştür.
Osmanlılar döneminde bazen sancak, bazen vilayet merkezi olmuştur. Kurtuluş Savaşı’ndan sonra İÇ-EL ili merkezi (1924 - 1933) olan Silifke, 1933’ten sonra İçel ilinin bir ilçesi durumuna getirilmiştir. 

Atatürk Evi Müzesi


Büyük Atatürk, Silifke’ye olan ilgisini burayı dört defa şereflendirerek göstermiştir. Ulu Önder, Silifke’yi ziyaretlerinden birinde burada bir çiftlik satın almış ve merkezi bu çiftlik olmak üzere bir Tarım Kredi Kooperatifi kurulması için talimat vererek kendileri de bu kuruluşun 1 no’lu üyesi olmuştur.
Atatürk, Silifke’ye ve Silifkelilere olan sevgisini, Silifke İdman Yurdu’nu ziyaretinde, şeref defterine yazdığı şu ibarelerle belirtmiştir:
“Silifke’ye geldiğimden çok memnunum. Beni unutmayacağınızı bilirim. Sizi kalbimden çıkarmam. Gazi Mustafa Kemal “
Ata’nın Silifke’ye ilk gelişlerinde (27 Ocak 1925) gecelediği ev bugün restore edilmiş; kullandığı eşyalar sergilenerek Atatürk Evi Müzesi olarak ziyarete açılmıştır.

Silifke Müzesi


Taşucu yolu üzerinde bulunan Silifke Müzesinin iki katlı teşhir binası ve avlusunda çeşitli dönemlere ait yörede bulunmuş altın, gümüş, bronz sikke ve eşyalar, seramikler, mermer büst ve heykeller, lahitler ve diğer tarihi bulguların yanı sıra Etnografik parçalar da sergilenmektedir.

Silifke Kalesi


Temel tespitlerine göre Helenistik veya erken Roma dönemine ait olduğu anlaşılan kale, geçirdiği onarım ve değişiklikler sonucu bugün bir Ortaçağ kalesi görünümündedir.
Silifke’ye hakim, 185 m yüksekliğinde bir tepe üzerinde yapılmış olan, etrafı kuru hendekle çevrili oval biçimdeki kalenin içinde kemerli galeriler, su sarnıçları, depolar ve diğer yapı kalıntıları bulunmaktadır.
Ünlü gezgin Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, XVII. yy’da Silifke Kalesi’nin 23 burcu olduğunu, içinde bir cami ve 60 ev bulunduğunu yazar. Ancak, burçların bir kısmı ve kale içi tamamen yıkık durumda olduğundan tam tespiti yapmak mümkün değildir. Halen görülebilen 10 adet burç mevcuttur.

Taşköprü


Şehir merkezinin ortasından geçen Göksu (Kalykadnus) Nehri’nin üzerindedir. İ.S. 77 - 78 yıllarında Kilikya Valisi L.Octavius Memor tarafından dönemin imparatoru Vespasianus ve oğulları Titus ile Domitianus adına yaptırılmış olduğu 1870 yılında yapılan bir onarımda bulunan taş kitabeden anlaşılmaktadır. Yedi gözü bulunan ve Roma uygarlığı örneklerinden biri olan Taşköprü, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde onarım görmüştür. 

Roma Tapınağı


Şehir merkezinde bulunan ve doğu ile güney yanlarındaki sütun tabanlıkları orijinal şekilde korunmuş olan tapınağın uzun kenarında 14’er, kısa kenarında 8’er sütun bulunmaktaydı. Ancak, her biri 10 m boyundaki Korint başlıklı bu sütunlardan bugün sadece biri ayakta kalmış olup 3 tanesi de yıkılmış durumda yerdedir.
1980 yılında Kültür Bakanlığı’nca başlatılan kazı çalışmaları aralıklarla devam etmektedir. İ.S. II. yy’da yapılmış olduğu anlaşılan tapınak V. yy’da planında önemli değişiklikler yapılarak kiliseye dönüştürülmüştür.
İ.S. V. yy’da yaşamış tarihçi Zosimos “Tapınak, ovadaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon’dan yardım isteyen ahali tarafından, çekirgeler Apollon’un gönderdiği kuş sürüsünce yok edilince O’na bir şükran ifadesi olarak yaptırılmıştır” diyorsa da Zeus adına yaptırıldığı da söylenmektedir.

Tekirambarı Su Sarnıcı


Kalenin eteğinde, Bizanslılardan kalma bu su deposu 46 m uzunluğunda, 23 m genişliğinde ve 14 m derinliğinde olup, içine doğu köşesindeki helezonik merdivenle inilmektedir.
Anadolu sarnıç mimarisinde örneği az görülen Tekirambarı su sarnıcının tüm duvarları su sızmasını önlemek ve ayrıca anıtsal bir özellik vermek için düzgün kesme taşlarla desteklenmiş, uzun kenarında 8; kısa kenarında 5 yuvarlak kemerli niş oluşturulmuştur.

Mozaikli Alan


1980 yılında Kültür Bakanlığı’nca şehir merkezinde yapılan bir kazıda, gymnasium olabileceği tahmin edilen “opus-sectile” tekniğinde yapılmış renkli mozaik tabanlı bir mekan ortaya çıkarılmıştır. İ.S. II. yy Roma dönemine ait olduğu belirlenen bu kalıntıda ayrıca üzeri yazıtlı iki heykel altlığı ile 2 m boyunda başı kopmuş mermer bir imparator heykeli de bulunmuştur. Heykelsiz altlıkların biri üzerindeki yazıtta Silifkeli T. Aelius Aurelius Maron adındaki bir güreşçinin başarıları anlatılmaktadır. Mozaik tabanın ortasında bulunan 1.80 m çapındaki mermer levhada sekiz satırlık bir kitabe vardır. Burada, mermer konuşturularak bir onarım anlatılmakta ve şöyle denilmektedir: “Zamanın aşındırdığı ben taban döşemesini, kadınların sultanı, Ares-sever Zenon’un eşi, düşünceleri ve yaptıklarıyla fevkalade bir insan olan Paulina cömertçe süsledi ve ilgisini esirgemedi benden. Yaşlılık nedeni ile etkileyici özelliğimi yitirmiştim; oysa şimdi bu akıllı ve kusursuz kadın sayesinde mermer süslemeler içinde daha da ışıldıyorum ve külfetli bir yaşlılıktan sonra gençliğe geri dönüyorum”. 

Alaaddin Camisi


Roma köprüsünün karşısında bulunan cami, Selçuklu sultanlarından Alaaddin Keykubat döneminde yapıldığı için Alaaddin Camii adını almıştır. Şehrin tam merkezinde olduğu için Merkez Camisi olarak ta bilinir.

Reşadiye Camisi


Padişah Sultan Mehmet Reşat zamanında, Nüzhet Paşa tarafından 1912 yılında yaptırılan caminin doğu ve batısında bulunan sundurmaları, başlık ve tabanlıkları Korint tarzında sütunlarla desteklenmiştir. Mermer ve kireçtaşından yontulmuş bu sütunlar Silifke yöresindeki eski kalıntılardan devşirilmiştir.

Tevekkül Sultan Türbesi


Taşköprünün hemen yanındaki türbe hakkında yazılı herhangi bir kaynak bulunmamaktadır. Selçuklu hanedanlarından birine ait olduğu rivayet edilen mezarın üzerindeki çatı daha sonradan ilave edilmiştir.

Karadedeli Tarihi Kalıntıları


Silifke’den Mersin’e doğru 13. Kilometrede bulunan Karadedeli Köyü camisi önünden kuzey-batı yönüne doğru İmamlı köyüne kadar uzanan asfalt yol boyunca geç Roma ve erken Bizans dönemlerine ait tarihi kalıntılar vardır. Bunlar:

Karakabaklı 


Karadedeli’nin kuzeyinde ve 7 km mesafededir. Geniş bir alana yayılmış büyük bir şehir kalıntısı vardır. Antik kentin içinden geçen taş döşeme yol üzerindeki erken Bizans dönemine ait şehir giriş kapısı ile yolun iki yakasındaki evler ve kiliselere ait kalıntılar görülebilir.

Işıkkale


Aynı yol üzerinde, Karakabaklı’dan 1 km sonra, erken Bizans dönemine ait iyi durumda bir bazilika, lahit, sarnıç ve gelişigüzel planlı tek katlı evlere ait kalıntılar vardır.

Sinekkale


Işıkkale’den sonra 1 km ileridedir. Yoğun eski yapılar vardır. Özellikle Bizans kalıntıları ayaktadır. 700 m yakınında, patika bir yol ile ulaşılan yaklaşık 100 m ağız çaplı, 60 m derinliğinde doğal bir çukur bulunmaktadır. Aşağı Dünya denilen bu obruğun içi eski çağlarda çeşitli amaçlar için yerleşim görmüştür.

Susanoğlu (Corasium)


Silifke - Mersin karayolunun 15. Kilometresindeki, bugün bir tatil beldesi olan Susanoğlu’nun antik ismi Corasium’dur. Geç Roma dönemine ait kent İsauria valisi Flavius Uranius (367 - 375) tarafından kurulmuştur. Eskiden tamamen surlarla çevrili kentin batıdaki ana giriş kapısı üzerinde bulunmuş olan yazıtta şöyle denilmektedir: “Prenslerimiz Valentinian, Valens ve Gratian’ın idaresi altında yaşarken İsauria eyaletinin ünlü yöneticisi Flavius Uranius bu ıssız yeri kendi zevkine uygun bir şekilde, tüm masraflarını kendisi karşılayarak yaptırdı”.
Eski bir koyun etrafında yay şeklindeki antik kentte iki ayrı nekropol, kilise, hamam ve sarnıç kalıntıları vardır.

Korkusuz Kral Anıtmezarı (Mezgit Kale)


Susanoğlu’nun içinden kuzeye doğru giden yolun 10. Kilometresinde Paslı’ya ulaşılır. Paslı’da Roma dönemine ait çok sayıda ev, sarnıç ve mezar kalıntıları ile bir nekropol görülebilir.
Paslı’nın 3 km doğusunda, bir küçük tepe üzerinde, Korkusuz Kral Anıtmezarı vardır. Yöre halkı tarafından Mezgit Kale olarak bilinen, İ.S. II. yy veya III. yy Roma dönemine ait bu anıtmezar oldukça iyi korunmuş durumdadır. Akdeniz’e bakan anıtmezar 7.80 m ebadında olup, ön kısmındaki Korint tarzında başlıklı sütunların ortasında konsollar vardır. Bu konsollardan ortadaki ikisi üzerinde bulunan ayak oyuklarından zamanında mezarın heykeller taşıdığını anlıyoruz. Aynı konsol tipleri asıl mezar odasında da dört tane olarak görülür. Anıtmezarın arka pedimentinde ortada bir kalkan; iki yanında kılıç ve akrep rölyefleri vardır.
Mezaranıtın en önemli özelliği öndeki podyumun yan duvar taşı üzerine yontulmuş fallus kabartmasıdır. Fallus, döl ve dirim tanrısı Priapos mitini çağrıştırmaktadır.
Anıtmezar civarındaki 5x20x8 m ölçülerindeki kayadan kesme bir sarnıç ve zeytinyağı çıkarmada kullanılan dev taş silindirler görülebilecek diğer kalıntılardır.

Tekkadın


Paslı’dan sonra 4 km ileride Roma ve Bizans uygarlıklarına ait yoğun kalıntıların bulunduğu Tekkadın örenyerine varılır. Burada kaya mezarları, lahitler aslan heykelli lahit kapakları, nekropol, sarnıç, küçük bir kale, kilise ve onlarca ev kalıntıları görülebilir.
Aynı yol takip edildiğinde, Gökburç ve Hançerli kulelerinden sonra Silifke - Uzuncaburç karayoluna ulaşılır.

Narlıkuyu (Porto Calamie)


Silifke’ye 20 km uzaklıktaki Narlıkuyu koyu balık lokantaları ile ünlüdür. Antik çağ ve Hıristiyanlık dönemlerinde Cennet - Cehennem’e gezi ve tapınmaya gelenler için bir deniz kapısı olan ve Ortaçağda ismi Porto Calamie diye anılan koy eski bir hamama sahiptir. Bu hamamdan günümüze sadece su havuzu ile yıkanma bölümündeki taban mozaiği kalmıştır.

Poimenios Hamamı Ve Üç Güzeller Mozayiği

 

Narlıkuyu koyunda hemen deniz kıyısında bulunan hamam IV.yy Roma dönemine aittir. İmparatorluk yönetiminde etkin bir kişi olan Poimenios tarafından yaptırıldığı bilinmektedir. Cennet obruğu içindeki yeraltı deresinin denize ulaştığı yerdeki tatlı su kaynağından yararlanılarak burada yaptırılan hamamın yıkanma bölümünün tabanında yarı tanrıça üç kız kardeş tasvir edilmektedir. Baskın renkleri beyaz, siyah, kahverengi ve sarı olan mozaikte Zeus'’n kızları Aglaia, Euphrosyne ve Thalia çıplak olarak kumru ve keklikler arasında dans ederken görülmektedir.
Mozaik tablonun üst kenarındaki Grekçe yazının Türkçesi şöyledir:
“Ey konuk dost! Bu mucizeli suyu kimin bulduğunu, saklı kaynağını kimin gün ışığına çıkardığını merak ediyorsan, bil ki O, imparatorların dostu ve Kutsal Adalar’ın dürüst yöneticisi Poimenios’tur”.
Yazıttan da anlaşılacağı gibi Poimenios, Roma imparatorları Arcadius ve Honorius’un dostu ve bugünkü Büyükada, Kınalıada ve Heybeliada’nın o dönemlerdeki yöneticisi imiş. 
Narlıkuyu’dan kuzeye doğru giden asfalt yolun 2. Kilometresinde antik şehir kalıntıları ile mağaraların bulunduğu yere ulaşılır. Roma ve Bizans dönemlerine ait yapı kalıntıları arasında hala ayakta duran üstü hatıllı kapı söğeleri ile taş kemerler, sarnıç ve Cennet Obruğu’nun hemen yanında Zeus Tapınağı bulunmaktadır.

Zeus Tapınağı Ve Kilise


Üç ayrı dönemde hizmet vermiş olan bu tapınak tanrıların babası Zeus’un dev ejderha Typhon’a karşı kazandığı zaferin bir simgesi olarak yapılmıştır. Kuzey yan duvarının doğusundaki taşlarda Helenistik ve Roma dönemlerinde görev yapmış 130 din ve devlet adamının isimleri kazınarak yazılmıştır. Bu bilgiler ışığında, tapınağın geç Helenistik veya erken Roma döneminde yapılmış olduğu düşünülebilir.
Hristiyanlık döneminde tümüyle yıkılarak, kendi taşları ile kiliseye çevrilmiştir. Kimin adına ve ne zaman yapıldığı kesin bilinmeyen kilise en erken IV.yy; en geç V.yy’dan kalmadır.

Cennet Çöküğü

 

Bir yeraltı deresinin yol açtığı kimyasal erozyonla tavanın çökmesi sonucu meydana gelmiş büyük bir çukurdur. Elips biçimindeki ağız kısmı çapları 250 m ve 110 m olup derinliği 70 metredir. Çökük tabanının güney ucunda 200 m uzunluğunda ve en derin noktası 135 m olan büyük bir mağara girişi ve bu mağaranın ağzında küçük bir kilise vardır.
Kilisenin giriş kapısı üzerindeki 4 satırlık kitabede, bu kilisenin V.yy’da Paulus adında dindar bir kişi tarafından Meryem Ana’ya ithaf en yaptırılmış olduğu yazılmaktadır.
Cennet çöküğünün içine her biri oldukça geniş 452 basamaklı taş bir merdivenle inilir. Kiliseye 300. basamakta varılır. Kiliseden sonraki mağaranın bitim noktasında mitolojik bir yeraltı deresinin sesi duyulur.

Cehennem Çukuru


Cennet çöküğünün 75 m kuzeyindeki Cehennem çukuru da Cennet çöküğü gibi oluşmuştur. Ağız çember çapları 50 m ve 75 m, derinliği 128 metredir. Kenarları içbükey olduğu için içerisine inmek mümkün olmamaktadır.
Mitolojiye göre Zeus, alevler kusan yüz başlı ejderha Typhon’u buradaki bir kavgada yendikten sonra, onu Etna Yanardağı’nın altına sonsuza dek kapatmadan önce bir süre Cehennem çukurunda hapsetmiştir.

Astım - Dilek Mağarası


Cennet çöküğünün 300 m güneybatısındadır. İçine helezonik demir bir merdivenle inilir. Birbirine bağlantılı, toplam uzunluğu 200 metreyi bulan galeriler çok ilginç şekilli dev sarkıt ve 
dikitlerle süslüdür. İçi ışıklandırılmış olup, mağaranın astımlılara iyi geldiğine inanıldığı ve içinde dilek tutulduğu için Astım - Dilek Mağarası denmiştir. Mağarada sıcaklık ortalaması 15 derece santigrat olup, nem oranı yazın %85, kışın %95’e ulaşır.
Cennet ve Cehennem çökükleri ile Astım - Dilek Mağarası çevresindeki ağaç ve çalı dallarına burayı ziyarete gelenler dilek dileyip bez parçası bağlarlar. 

Adamkayalar

 

Kızkalesi’nden Silifke’nin Hüseyinler Köyü’ne giden asfalt yolun 5. kilometresinde batıya ayrılan iki kilometrelik taşlık yolun sonunda Şeytan Deresi vadisine varılır. Bu vadinin dik yamacında, kayaların yüzünde 9 niş içerisinde İ.S. II. yy’dan kalma 11 erkek, 4 kadın, iki çocuk ve bir dağ keçisi kabartması vardır. Bazı nişlerin alınlığında Roma kartalı kabartması görülür.

Cambazlı Kilisesi


Adamkayalar’dan sonra Hüseyinler Köyü’nden geçilip Cambazlı Köyü’ne varılır. Cambazlı’nın Helenistik, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir yerleşim merkezi olduğu Uzuncaburç (Diocaesarea) ve Ura (Olba) ile Kızkalesi (Corycus)’ne döşeme antik bir yolla bağlantılı olmasından ve günümüze kadar gelebilmiş zengin kalıntılarından anlaşılmaktadır. Burada, kaya mezarlarının yanı sıra birer küçük mabedi andıran anıtmezarlar, lahitler, sarnıç ve özellikle köyün girişinde bulunan kilise görülmeye değer tarihi kalıntılardır.
Cambazlı Kilisesi, benzerleri arasında orijinal özelliklerini korumuş en iyi durumdaki örneklerden biridir. Kuzey cephesi tamamen kapalı olan yapının içindeki iki sütun dizisinden sağdaki Korint başlıklı bütün sütunlarla bunların üstünde sıralanan galeri sütunları ayaktadır. V. yüzyıla ait 20 m X 13 m ölçülerindeki kilisenin apsisi ve tüm duvarları sağlamdır.

Aya Tekla Yeraltı Kilisesi (Meryemlik)


Taşucu yolu üzerinde 4. Kilometreden sağa dönülüp bir km gidildiğinde Hristiyanlığın en eski ve en önemli merkezlerinden biri olan Meryemlik’e varılır. Meryemlik’in tarihi Azize Tekla’nın buraya gelişi ile başlar.
İsa Peygamber’in havarilerinden St. Paul’ün vaazlarından etkilenen 17 yaşındaki Tekla kendini Hıristiyanlık dinine adar. St. Paul’ün bu değerli öğrencisi Konya ve Yalvaç’ta Hıristiyanlığı yaymak için propaganda yaparken paganların baskılarına maruz kalıp, öldürüleceğini öğrenince kaçıp Seleucia’ya gelir ve sonradan kiliseye çevrilen bir mağarada saklanır. Sığındığı mağaradan yöredeki insanlara çok tanrılı dine karşı Hıristiyanlık inancını yayarken mucizeler yaratarak hastaları da iyileştirir. Yine öldürüleceği bir sırada bu mağarada kaybolduğuna inanılır.
Aya Tekla’nın içinde yaşadığı mağara onun kayboluşundan sonra Hıristiyanlarca kutsal sayılmış; ta ki bu din İ.S. 312 yılında serbest bırakılıncaya kadar gizli bir ibadet yeri olarak kullanılmıştır. Bu mağara daha sonra IV. yy’da kiliseye dönüştürülmüştür.
Hıristiyanlığın resmen kabulünden sonraki dönemlerde birçok yapı ile bezenen Meryemlik’te Mağara Kilisesinden başka, bu mağaranın üzerinde bugün sadece apsisinin bir bölümü ayakta kalan Azize Tekla Kilisesi; imparator Zenon tarafından Aya Tekla’ya ithafen yaptırılan kilise ile Kuzey Kilise; hamam, birçok sarnıç, mezarlıklar ve şehir suru kalıntıları günümüze kadar gelmiştir.

Taşucu (Holmi)


Silifke - Antalya karayolunun 10. km’sindeki Taşucu’nun bulunduğu yerde İ.Ö. VII. yy’da kurulan eski Holmi kolonisinden bugüne hiçbir tarihi eser kalmamıştır.
Holmi uzun süre varlığını sürdürmüş, ancak korsan saldırıları nedeniyle İ.Ö. IV. yüzyıldan sonra zayıflamaya başlamıştır. Büyük İskender’in komutanlarından ve Suriye Krallığı’nın kurucusu Selefkos Nikator şehrin bu zayıf durumunu fırsat bilerek kolayca ele geçirmiş; halkını da bugünkü Silifke’nin bulunduğu yere yerleştirmiştir.
Yolcu trafiği açısından Türkiye ile KKTC arasındaki en önemli kapı olan Taşucu, bugün modern bir turistik belde olarak hızla gelişmektedir.
Taşucu’nun 2 km batısındaki bir tepenin güney yamacında yerli halkın Manastır diye isimlendirdiği antik Mylai örenyerinde geç Roma ve erken Bizans dönemlerine ait yapı kalıntıları bulunmaktadır.

Liman Kalesi


Taşucu - Antalya karayolunun hemen kenarında ve deniz kıyısındadır. Taşucu’na 7 km mesafedeki kale Osmanlı yapısı olup, XIV. yy’da inşa edilmiştir. Günümüze dek kalan az tahrip görmüş kalelerden biridir.

Boğsak Adası (Nesulion)


Boğsak koyundaki Boğsak Adası’nda Roma ve erken Bizans dönemlerine ait evler, mezarlar, sarnıçlar ve kilise kalıntıları bulunmaktadır. 

Tokmar Kalesi (Castellum Novum)


Taşucu - Antalya karayolunun 22. Kilometresinde kuzeye ayrılan 5 km’lik asfalt bir yolla ulaşılan Tokmar Kalesi, denize hakim bir tepe üzerine inşa edilmiştir. Güneyi yalçın bir kaya ile çevrili kalenin kuzeyinde savunma burçları vardır. XII. yy’da yapıldığı tahmin edilmektedir.

Kilikya Afrodisiası


Halk arasında Ovacık Yarımadası olarak bilinen, arkeoloji literatüründe Kilikya Afrodisiası diye geçen bu antik yerleşim merkezine Silifke - Anamur karayolunun 35. Kilometresinde güneye ayrılan tali bir yolla varılır. İ.Ö. XII. yy’da yapıldığı tahmin edilen ve toplam uzunluğu 4 kilometreye yaklaşan kiklopik sur duvarları ve burçlar görülebilen en eski kalıntılardır.
Antik kentin en önemli eseri St. Pantaleon Kilisesi’dir. İ.S. IV. yy’a ait kilisenin tabanı tamamen mozaikle kaplıdır. Geometrik şekiller, bitki ve kuş motifleriyle süslü mozaik taban oldukça iyi korunmuş durumdadır.Şövalye evleri, sarnıçlar ve nekropol görülebilecek diğer antik kalıntılardır.

Kıbrıs Barış Harekatı Şehitleri Hatıra Ormanı


Kıbrıs Barış Harekatı’nda şehit düşen 454 subay, astsubay, erbaş ve erimizin anısına Silifke - Gülnar yolunun 5. kilometresinde, Çamdüzü mevkiinde bir Hatıra Ormanı oluşturulmuştur.
1976 yılında tamamlanan ve 9 hektarlık bir alanı kaplayan Şehitlikte, Atatürk Anıtı ve tören alanı ile çevresinde şehitlerimizin sembol mezarları vardır. Her mezar yanına bir de ağaç dikilmiştir.
Şehitlikte ayrıca, 220 Kıbrıs Türk Mücahidi Şehitleri anısına bir de abide bulunmaktadır.
1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nda ele geçen Rum tank, top, zırhlı araç ve silahların bir kısmı burada sergilenmektedir.

Frederik Barbarossa Anıtı


Roma - Germen İmparatoru Frederik Barbarossa, III. Haçlı Seferi’nde ordusu ile Filistin’e giderken 10 Haziran 1190 günü Ekşiler Köyü yakınlarında Göksu Irmağı’nda boğulmuştur.
1971 yılında Alman Büyükelçiliği tarafından Frederik Barbarossa’nın boğulduğu yere taptırılan anıt taş Silifke - Konya karayolunun 9. kilometresinde yolun hemen sağ kenarındadır. 

Demircili (Imbriogon) Anıtmezarları


Silifke - Uzuncaburç karayolunun 10. kilometresinde, antik Imbriogon şehrinin soylularına ait tek ve çift katlı anıtmezarlar vardır. Dört tanesi hemen yol kenarında bulunan anıtmezarlar İ.S. II. yy Roma dönemi kalıntılarıdır.

Uzuncaburç (Diocaesarea)


Mersin’in en önemli ve en iyi korunmuş tarihi kalıntıları Silifke’nin 30 km kuzeyindeki Uzuncaburç beldesindedir. Helenistik çağda merkezi Uzuncaburç’un 4 km doğusundaki (ura) Olba Krallığı’nın ibadet yeri olan bugünkü Uzuncaburç yerleşim yeri, Roma döneminde, İ.S. 72 yılında İmparator Vespasianus zamanında Olba’dan ayrılarak Diocaesarea (Tanrı-İmparator Kenti) adıyla özerk, kendi adına para basabilen yeni bir site durumuna getirilmiştir.
Diocaesarea’daki Zeus Tapınağı, burç ve piramit çatılı anıtmezar Selefkoslar, yani Helenistik; sütunlu cadde, tiyatro, tören kapısı, çeşme, Şans Tapınağı ve Zafer Kapısı Roma döneminden kalma yapılardır. V. yy’da Hıristiyanlığın yörede gelişmesi ile Zeus Tapınağı kiliseye dönüştürülmüş, ayrıca yeni kiliseler de yapılmıştır. Bizans döneminin ardından Anadolu Türkleri buraya şehrin sembolü olan yüksek burcun ismini vererek “Uzuncaburç” demişlerdir.

Uzuncaburç’taki Belli B0aşlı Kalıntılar Şunlardır:


Sütunlu Cadde


Tiyatronun önünden geçen sütunlu cadde Zeus Tapınağı’nın yanında kent kapısından gelen diğer bir sütunlu cadde ile kesişir ve Şans Tapınağı’nda son bulur. İ.S. I. yy’dan kalma Sütunlu Cadde’deki sütunların hepsi yıkılmış ve mimari parçalarının çoğu yok olmuştur.

Tören Kapısı


İ.S. I. yy’dan kalma Tören Kapısı her biri 1 m çapında ve 7 m yüksekliğinde Korint başlıklı sütunlarla heybetli bir yapıdır. Sütun gövdelerinden çıkan konsollar üzerinde zamanında heykeller bulunmaktaydı. Yarısı yıkılmış olan Tören Kapısı’nın 5 sütunu ayaktadır.

Zeus Tapınağı


Tören Kapısı’ndan sonra antik çeşmeyi geçince sütunlu caddenin solunda bir avlu içerisindeki Zeus Tapınağı’nın Selefkos Nikator (İ.Ö. 312 - 295) tarafından yaptırılmış olduğu düşünülmektedir. Zeus Tapınağı, Anadolu’da dört bir yanı tek sıra 36 sütunla çevrili, Korint tarzında Peripteros planlı, en eski tapınaklardan biri olarak sanat tarihinde önemli bir yere sahiptir. Romalılar tarafından da kullanılan tapınak, Hıristiyanlık döneminde, V. yy’da, önemli değişikliklerle kiliseye çevrilmiş; cella'sı yıkılıp sütunların araları örülmüş ve buralara kapılar konmuş, doğusundaki sütunlar kaldırılarak yerlerine apsis eklenmiştir. 
Zeus Tapınağı iki bin seneyi aşkın yaşı ve bugünkü muhteşem görünümü ile geçen zamana meydan okurcasına hala ayakta durmaktadır.

Şans Tapınağı (Tychaeum)

 

Sütunlu caddenin bitimindeki Şans Tapınağı İ.S. I. yüzyılın ikinci yarısında yapılmıştır. Bugün beşi ayakta olan, 6’şar m yüksekliğindeki yekpare granit 6 sütunun taşıdığı arşitravdaki kitabe, tapınağın kentin soylularından Oppius ile eşi Kyria tarafından yaptırılıp kente hediye edildiğini bildirmektedir.

Zafer Kapısı


Güney - kuzey yönündeki ikinci sütunlu yol üzerinde ve Zeus Tapınağı’nın kuzeyinde bulunan kapının ortasında bir büyük; yanlarında iki küçük kemerli girişi vardır. Üzerindeki kitabede, depremde zarar gören kapının Roma İmparatorları Arcadius (395 - 408) ile Honorius (395 - 423)’un birlikte yönetimleri sırasında önemli ölçüde onarım gördüğü yazılıdır.
Anıtsal nitelikli kapının çeşitli yerlerindeki konsollarda vaktiyle heykel ve büstlerin yer aldığı anlaşılmaktadır. “Zafer Takı” görünümlü bu muhteşem yapı Zafer Kapısı olarak anılır.

Tiyatro


Roma İmparatorları Marcus Aurelius (161 - 180) ile Lucius Verus (161 - 169)’un birlikte yönetimleri sırasında yapılmış olduğu burada bulunan bir yazıttan anlaşılmaktadır. Yer olarak doğal çukur bir arazi seçilerek oturma basamakları arazinin meylinden faydalanılarak yapılmıştır.

Helenistik Anıtmezar


Uzuncaburç beldesinin güneyindeki bir tepe üzerinde yapılmış olan anıtmezar Dor biçimindeki mimarisi ile yörede tektir. Piramit çatılı, 15 m yüksekliğindeki mezar anıt 5,5 m X 5,5 m ölçülerinde kare planlıdır. 2300 yıllık anıtmezarın Selefkoslar veya Olba Krallığının yöneticilerinden birine ait olduğu tahmin edilmektedir.

Helenistik Yüksek Kule


Şehri çevreleyen surların kuzeydoğu kenarında bulunan 5 katlı kule 16 m X 13 m oturumunda ve 23 m yüksekliğinde olup yapımında hiç harç kullanılmamıştır. Her katı kendi içinde bölümlere ayrılmış olan kule, yöneticilerin yaşadığı bir mekan olduğu kadar, tehlike anında halkın sığındığı ve şehir hazinesinin korunduğu güvenli bir yer olarak ta kullanılmaktaydı.
Kule kapısı üzerindeki yazıttan, İ.Ö. III. yüzyılın 2. Yarısında Tarkyares tarafından yaptırılmış olduğu anlaşılan kule, geçirdiği yangın sonucu vali Petronius’un emriyle İ.S. III. yy solarında onarım görmüştür.
Eski paraların üstünde amblem olarak kullanılan bu gözetleme ve barınma kulesi yüksek oluşu nedeniyle bugünkü beldenin ismine de kaynak olmuştur: Uzuncaburç.

Kiliseler


Hıristiyanlığın bölgeye gelmesiyle, V. yy’da Zeus Tapınağı’ndan dönüştürme kiliseden başka üç kilise daha yapılmıştır. Bunlar, kule yakınındaki Stefanos Kilisesi, nekropoldeki Mezarlık Kilisesi ve tiyatro yanındaki küçük bir kilisedir. Bunlardan çok az kalıntı mevcuttur.

Nekropol


Kentin kuzeyindeki bir vadinin her iki yamacına yayılmış olan nekropol sahası, hem Helenistik, hem Roma, hem de Bizans dönemlerinde kullanılmış olup kaya oyma çok sayıda mezar vardır.

Ura (Olba)


Uzuncaburç’un 4 km doğusundaki Ura, Helenistik dönemde Olba Krallığı’nın merkezi ve önemli bir ticaret şehri idi. Bir tepenin üzerinde kurulmuş bulunan antik kentten günümüze kadar gelebilmiş kalıntılar arsında çeşme binası, su kemeri, evler, tiyatro ve nekropol bulunmaktadır.
Buradaki en önemli yapıtlardan biri olan çeşme binası Septimus Severus (İ.S. 193 - 211) zamanında yaptırılmıştır. Lamus Deresi’nden alınan su kanal, tünel ve akuadüklerle bu çeşmeye akıtılıyordu.
Diğer bir önemli eser ise nekropolün bulunduğu vadi üzerine kurulmuş, 150 m uzunluğunda, 25 m yüksekliğinde dört kemerli akuadüktür. Bu su kemerinin korunması ve çevrenin gözetlenmesi için kuleler inşa edilmiş olması yapının önemini göstermektedir. Antik çeşme ile aynı dönemde yapılmış olan su kemeri, Bizans İmparatoru II. Justin yönetimi sırasında, 566 yılında onarım görmüştür.
Çeşmenin yanında bulunan tiyatro binasından bazı oturma basamakları ile sahnenin bir bölümü günümüze dek kalabilmiştir.
Olba kentinin oldukça geniş olan nekropol sahasında kaya mezarları ve lahitler görülebilir. 

Jüpiter Tapınağı


Şehir merkezinde bulunan ve doğu ile güney yanlarındaki sütun tabanlıkları orjinal şekilde korunmuş olan tapınağın uzun kenarında 14'er, kısa kenarında 8'er sütun bulunmaktaydı. Ancak, her biri 10m boyundaki Korint başlıklı bu sütunlardan bugün sadece biri ayakta kalmış olup 3 tanesi de yıkılmış durumda yerdedir. 1980 yılında Kültür Bakanlığı'nca başlatılan kazı çalışmaları aralıklarla devam etmektedir. I.S. II. yy'da yapılmış olduğu anlaşılan tapınak V. yy' da planında önemli değişiklikler yapılarak kiliseye dönüştürülmüştür. I.S. V. yy'da yaşamış tarihçi Zosimos "Tapınak, ovadaki ürünlerine musallat olan çekirgelerden kurtulmak için Güneş ve Sanat Tanrısı Apollon'dan yardim isteyen ahali tarafından, çekirgeler Apollon'un gönderdiği kus sürüsünce yok edilince O'na bir şükran ifadesi olarak yaptırılmıştır" diyorsa da Zeus adına yaptırıldığı da söylenmektedir.

Kıyafetler


Erkekler de : Erkeklerin giydiği folklor kıyafetleri gömlek, şalvar, kuşak, cepken, başlık, çorap ve yemeni olmak üzere 7 parçadan oluşmaktadır. Erkeklerin folklor kıyafetlerinde süsleme yoğun olarak cepkende yer almakta aynı zamanda şalvar da işlemeleriyle dikkat çekmektedir. Çorap, şalvar ve başlık yünden oluşmakta, baş bağlaması yörede "seğmen" denilen erkek oyuncuyu da sembolize etmektedir. Bele bağlanan kuşak ise yün püsküllerle süslenmektedir. Tüm bu folklor kıyafetleri yörenin zengin Türkmen kültürünü, onların sosyal yaşantılarını sade ve işlevsel yönleriyle anlatmaktadır. 
Folklor Erkek Kıyafetleri
Silifke yöresi folklor erkek kıyafetlerinde üste giyilen giysiye "gömlek" denmektedir. Kırmızı, sarı, lacivert, turuncu renklerden oluşan dikey çizgili kutnu kumaştan hazırlanmıştır. Gömlek hakim yakalı, önden düğmeli kollar manşetli ve düğmelidir. 
Yörede folklor erkek kıyafetlerinden olan şalvar, yün kahverengi kumaştan dokunmaktadır. Şalvarın sağ ve sol iki yanında sarı, turuncu, kırmızı yün ipliği ile stilize çiçek süslemeleri yer almaktadır. Malak kısmı bol olan şalvar, belden lastikli, paçaları dar ve paça uçları düğmeli olarak hazırlanmıştır. Drabulus şalvarın üzerine iki kez dolanarak tutturulmuştur.
Silifke yöresi folklor erkek kıyafetlerinden gömleğin üzerine giyilen giysiye yörede "cepken" denmektedir. Cepken, koyu bordo yada kırmızı kadife kumaştan dikilmektedir. Yaka kısmı V olup alt kısmı oval kesimlidir. Cepkenin üzerinde Maraş işi ile işlenmiş stilize çiçek motifleri simetrik düzenlemelerle tekrarlanmaktadır. Cepken bel hizasında ve kolları uzundur.
Yörede erkeklerin başa taktıkları parçaya "dolak" denmektedir. Saf yün iplikten el tezgahlarında dokunan başlığın başa giyilen kısmı üçgen olup külah şeklindedir. Sağa sola uzanan her iki yanı 100 - 174 cm uzunluğunda ve 24 cm enindedir. Kulaklık denilen sağ ve sol yanlar önden çapraz alınarak kulak açıkta kalacak şekilde arkadan çift düğümle bağlanır. Uçları arkada sarkacak şekilde bırakılır. 
Yörede erkeklerin ayaklarına giydiği ayakkabıya "yemeni" adı verilmektedir. Koyun yada keçi derisinden hazırlanan yemeninin alt tabanı, önde üçgen oluşturacak şekilde çevrilerek dikilir. Genellikle kırmızı renkte ve arkası topuğu iyi tutması için kulaklı hazırlanır. 
Kadınlar da : Üste giyilen gömlek, şalvar, üçetek, öncek, kuşak ve cepkendir. Başa giyilen ise, fes ve baş süslemeleri; ayağa çorap ve edik giyilmektedir. Kadınların giydiği folklor kıyafetlerinden en içe giyilen gömlek ve şalvar son derece sade ve işlemesizdir. Daha üste giyilen ve bele bağlanan öncek aynı zamanda önlük amaçlıdır ve yöre kadınının çalışkanlığı ve titizliliğini yansıtmaktadır. Öncek, yün iplikten bez ayağı tekniğinde desensiz dokumadır. Ancak önü değişik renklerde püsküllerle süslenmiştir. Üç etek ise üç parçadan oluşmuş turuncu ağırlıklı ve sadedir. Kadınların en üste giydiği cepkende makine de süzeni ile işlenmiş ve giysinin en süslü bölümünü oluşturmaktadır. Silifke yöresi folklor kıyafetlerinde kadınların baş süslemeleri geleneksel baş süslemelerine çok yakın özellikte ele alınmıştır.Başa giyilen kep(fes)'in üzerine yazma örtülmekte yazmanın üzerine ise alnın üst kısmına turuncu yeşil renklerde krep bağlanmaktadır. Statüsünü gösterecek nitelikte gümüş para ve zincirlerle süslenmiş alınlık son derece zengin süslemeleriyle başı tamamlamaktadır.

Folklor Kadın Kıyafetleri
Silifke yöresi folklor kadın kıyafetlerinde alta şalvar giyilmektedir. Kırmızı saten kumaştan bel kesimli, beli ve paçaları lastikle toplanmış şalvar botları açıkta bırakacak boyda hazırlanmaktadır. Şalvarın üst kısmına gömlek giyilmektedir. Gömlek pamuklu beyaz kumaştan omuzdan dikişli, takma kol ve arkadan düğmeli model özelliğindedir. Kol ve yaka ağızları kırmızı biyeli olarak hazırlanmıştır. 
Gömleğin üzerine yörede üç etek denilen kıyafet giyilmektedir. Üçetek; üç parçalı, önden dikişli, V yaka, omuzları dikişsiz uzun kare kollu yanları uzun yırtmaçlı ve önden üç düğme ile tutturulmuştur. Giysinin arkası tek parça olarak hazırlanmıştır. Bu enine ve boyuna çizgilerden oluşan dokuma kumaşa yörede "kuntu" ismi verilmektedir. 

Yörede üçeteğin üzerine önlük yerine geçen bele bağlanan "öncek" giyilmektedir. Bordo yün dokumadan hazırlanan öncekin önünde yer alan püsküller, belden itibaren aşağıya doğru uzunlu-kısalı olarak dikilmiştir. Bu püsküller; pembe, mor, yeşil, lacivert, sarı, kırmızı renklerde yün yada orlon malzeme ile yapılmıştır. Öncek arkadan bele bağlanmaktadır. 
Folklor kadın kıyafetlerinde "öncek"in üzerine "drabulus" denilen kuşak bağlanmaktadır. Drabulus önceğin üzerine iki kez dolanarak arkadan bele iğne ile tutturulmaktadır. 
Yörede, folklor kadın kıyafetlerinde en üste giyilen giysiye "cepken" denilmektedir. Cepken önden açık, yanlardan dikişli, yakasız boyu kısadır. Bel hizasında lacivert kadife kumaş kullanılmış ve kumaşın üzerinde tüm ön, arkayı çevreleyen bordür şeklinde motif makinada suzeni tekniği ile sim iplik kullanılarak yapılmıştır. Geometrik bezemeli ince bordürden sonra, bitkisel bezeme stilize yapraklardan oluşan ikinci bordür yer almaktadır. İki ön ve arka ortasında oluşturulan motifler simetrik yerleştirilmiştir. Cepkenin kolları uzun ve geniştir. Kol ucunda aynı bordürler ve kol ortasında omuza kadar giden motifler kullanılmıştır. 
Silifke yöresi folklor kadın başı süslemelerinde en alta "yazma" denilen beyaz kare ipekli örtü, başa çene altından çapraz gelecek şekilde bağlanır. Yazmanın üzerine "krep" denilen turuncu yeşil çizgili bir bant alnın üst kısmından arkaya gelecek şekilde arkadan bağlanır. Krepin üzerine ise "alınlık" denilen gümüş süsler takılır. alınlık krepin üzerine başın orta kısmına gelecek şekilde yerleştirilir. Yanlardan ve alından zincir ve uçlarında gümüş paralar bulunan alınlık iğnelerle başa tutturulur. 

Silifke yöresi folklor kadın kıyafetlerinde ayağa giyilen botlara yörede "edik" ismi verilmektedir. Kırmızı deriden yapılan ediğin önü sivri olup alt siyah deri ön yüzeye doğru üçgen şeklinde gelmekte ve önde bir üçgen oluşturmaktadır. Edik, bot uzunluğunda bol ve düz kesim model özelliğinde olup, üst ağız kısmı mavi yün ile biyelenmiş ve önde yer alan deri parçanın üzerinde püsküller ile süslenmiştir.

 

 

 

TARSUS

 

 

 

İlçenin Tarihi

 

Doğuda Adana, batıda Mersin, kuzeyde Pozantı, Çamlıyayla, güneyde Akdeniz ile çevrilidir.

Tarihi ve coğrafyası ile Neolithik dönemden beri çeşitli kültürlerin kaynaşma noktasını oluşturan ve Antik Kilikia’da stratejik bir öneme sahip olan Tarsus, Kilikia’yı İç Anadolu’ya bağlayan tarihi yolların kavşak noktasındadır. Güneyde Regma Gölü ile Akdeniz’e bağlantısı nedeniyle, ilk ve orta çağlarda deniz ticaretine açık liman kenti olmuştur.

Tarsus’un ismi ilk kez Hitit metinlerinde “Tarşa” olarak geçmektedir. Asur’lulara göre Que Krallığı’nın başkentidir. İ.Ö. 8. ve 7. yy.da Asur’lular Tarsus’u Tarzi (Tarzu) olarak isimlendirmişlerdir. İ.Ö. 6–5. yy.’da Asur ve Syennesis Krallıkları zamanında ismi değişmemiştir. Perslerin Tarsus’ta basılan sikkeleri üzerinde de Tarsus adına rastlanmaktadır. Tarsus “Miratüliber” adlı Arap tarihine göre, Nuh Peygamberin torunu Tarasis tarafından kurulmuştur. Tarsus’un ismi önce Grekçe Tarsos, daha sonra Latince Tarsus olarak kullanılmıştır.

Kuruluşuyla ilgili söylence ise şöyledir: Antik çağlarda Tarsus Çayı’na, yerli Kilikia halkı Kydnos ismini vermiştir ve Kydnos’un oğlu Parthenia, Kydnos’un denize döküldüğü yere kendi adı ile bir şehir kurmuştur. Tufandan sonra suların çekilmesi ile kurulan bu şehre Tersein (kurutmak ) adı verilmiştir. Tarsus’un Tevrat’ta Efsus, İncil’de Arsus, İslam kaynaklarında ise Hz. Adem Aleyhisselamın oğlu Şit Peygamber tarafından kurulduğu belirtilmektedir.

Tarsus’un merkezindeki Gözlükule’de yapılan arkeolojik kazılar tarihinin İ.Ö. 7000 yılına kadar indiğini göstermektedir. Gözlükule Höyüğü’nün çevresinde yerleşen Neolithik toplumun geçimini tarım ve ticaretle sağladığını arkeolojik buluntular göstermektedir. İ.Ö. 5000 yıllarında Kalkolitik dönemde taş ve maden aletler kullanılmıştır. İ.Ö. 3000–1200 ‘deki ticari ilişkileri sayesinde Tarsus, Kilikia şehirleri arasında önem kazanmış, ticaret merkezi olmuştur. Bu dönemde Orta Anadolu’da Hitit İmparatorluğu, Kilikia’da Kizzuwatna krallıkları hüküm sürmektedir. Gözlükule kazılarında Kizzuwatna Kralı Parivavatri’nin oğlu İşputahşu’ya ait bir mühür baskısı bulunmuştur. İ.Ö. 1650’de Hitit Kralı Telepinus ile Kizzuwatna Kralı İşputahşu arasında antlaşma yapılmıştır. Tarsus ve Kilikia İ.Ö. 1500’ den sonra Hitit İmparatorluğu topraklarına katılmıştır. İ.Ö. 1200’de Hitit İmparatorluğu parçalanmış İ.Ö. 1200-839’da Anadolu ve Kilikia’da birçok küçük prenslik ve krallıklar oluşmuştur. Tarsus bu krallıklardan birinin başkentidir. Asur metinlerinde Kral Salmanassar II’nin, Kilikia’daki Que Krallığı’na dört sefer düzenlediği ve Tarsus Kralı Kate’yi tahttan indirerek kardeşi Kirri’yi tahta geçirdiği anlatılmaktadır. Yörede sedir ağaçlarının bulunması Fenike tüccarlarının Tarsus’ta ticari bir üs kurmasına neden olmuştur. İ.Ö. 727–722 yıllarında Asur Kralı Salmanassar V. zamanında Tarsus, Asur Krallığının eyaleti olmuştur. İ.Ö. 722-705’de Kral Sargon II zamanında Que Prensliği, batıda Asur topraklarının koruyuculuğunu yapmaktaydı. İ.Ö. 705-681’de Illibru (Namrun) valisi Kirua’nın Tarsus’ta başlayan isyan hareketlerini, Asur Kralı Sanherip bastırmıştır. Asur’lulara karşı yapılan bu isyanın perde arkasında, batı krallıkları bulunmaktadır. Amaçları Kilikia ovasını ve Toroslardaki maden ocaklarını ele geçirmektir. Asur Kralı Sardanapal (668–626) döneminde Kilikia, Kimmerler tarafından yenilgiye uğratılmıştır.

Asur Krallığı’nın yıkılması ile İ.Ö. 612’de başkenti Tarsus olan Syennessis krallığı kurulmuştur. Ksenephon’a göre, Kilikia Kralı Syennessis’in karısı Epyaka’nın, Pers Kralı Kyros ile yakın ilişkisi olmuştur. Tarsus’taki savaştan sonra Syennessis ve Kyros arasında antlaşma yapılmıştır. Bu antlaşma Kyros’un ölümü ile bozulmuştur. Kilikia’da Syennessis Krallığı İ.Ö. 401 yılına kadar devam etmiştir. İ.Ö. 401 yılından itibaren Kilikia Pers İmparatorluğu’nun eyaleti olmuş ve Tarsus sikkelerinin üzerinde Pers Satraplarının isimleri yer almıştır. İ.Ö. 388–380 Tiribazzos, İ.Ö. 379–371 Farnabazos, İ.Ö. 379–373 Datames, İ.Ö. 372–369 Tarhamos, İ.Ö. 368–333 Mazaios gibi Pers Satrapları Tarsus’ta egemen olmuşlardır.

Makedonya Kralı Büyük İskender İ.Ö. 333’te Tarsus’u almış, Pers Satrabı Arsemes’i yenerek Kilikia’da Pers egemenliğine son vermiştir. Komutanlarından Nikador’un oğlu Balakros’u geçici bir süre için Tarsus’ta yönetime getirmiştir. Büyük İskender doğu seferlerinde iken, Balakros Tarsus Kral sarayında sevgilisi Glikira ile olağanüstü bir hayat sürmüştür. Bunu öğrenen Büyük İskender Balakros’un yerine komutanlardan Filatos’u getirmiştir. Büyük İskender’in ölümünden sonra İ.Ö.323’de imparatorluk parçalanmıştır. Kilikia ve Tarsus, generallerinden Seleukos Nikator’un eline geçmiştir. Seleukos Nikator kendi adı ile anılan Seleukos Krallığı’nın merkezini Babil’den, Antakya’ya taşımıştır. İ.Ö. 312–64 yılına kadar Tarsus, Anadolu Krallıkları, Ptolemaos’lar (Mısır), Seleukos ve Romalılar arasında sık sık el degiştirmiştir. Buradaki ilk Roma valisi Claudius’tur. Strabon’dan edinilen bilgilere göre Romalı hatip Cicero İ.Ö. 51-50’de Tarsus’ta eyalet valisi olarak bulunmuştur. İ.Ö. 48 yılında Iulius Caesar, Tarsus’a gelmiş, halkın yoksulluğu ve sefaletine son vererek yönetimde düzenlemeler yapmıştır. Halk imparatorun bu iyiliklerine karşın Tarsus’a Iuliopolis ismini vererek Caesar’ı onurlandırmışlardır.

Iulius Caesar’ın İ.Ö. 44’te ölümü üzerine yerine geçen Antonius’da Tarsus’a gelerek imar çalışmalarıyla kentin gelişmesini sağlamıştır. Antonius dünyanın en eski kütüphanesini Bergama’dan Tarsus’a nakletmiştir. Kısa zamanda zenginleşen Tarsus dünyanın ilgisini çekmiştir. Kleopatra ve Antonius, Tarsus için unutulmaz hizmetler vermiştir. Mısır’a dönen Kleopatra Antonius’u ikna ederek Mısır’a çağırmış ve İ.Ö. 37 yılında evlenmişlerdir. İ.Ö. 34 yılında Roma senatosu kararı ile Kleopatra ve Antonius’a karşı Romalılar savaş ilan etmişlerdir. Kleopatra ve Antonius yenilmiş ve Antonius kendini öldürmüştür. Actium savaşından sonra bütün Roma topraklarını kendine bağlayan Augustus, kendine sadık kalan Tarsus’u ödüllendirmiştir. Tarsus, Efesle boy ölçüşecek derecede zenginleşmiştir. İmparator Augustus İ.Ö. 31’de Actium savaşında Tarsus’un oynadığı siyasi rolü affetmiştir. Hocalarından Tarsus’lu Sadon’un oğlu Athenodoros’u Tarsus’a vali atamıştır. İ.Ö. 30- İ.S. 7 yılları arasında Tarsus için büyük hizmetler vermiştir. Bu tarihlerde Tarsus'ta Aziz Paulus doğmuştur.

İmparator Hadrianus 117’de Tarsus’u ziyaret etmiştir. İmparatoru Antonius Pius zamanında ise Tarsus yalnız Kilikia’nın başkenti olarak değil Likonia, Isauria bölgelerinin yönetim merkezi olmuştur. 260 ‘da Pers hükümdarı Sapur, Kilikia’yı istila ederek Tarsus’u yağmalamıştır.

261’de Suriye Pamir krallığı ittifakı, Pers Kralı Shapur’u yenerek bütün Kilikia’yı ele geçirmiştir. Ancak İmparator Aurelianus 270-275’de Pamir Krallığını yenerek Kilikia’yı tekrar Roma topraklarına katmıştır. 275-276’da Anadolu’daki Got Krallığı’nın, Kilikia’yı istilasından Tacitus kurtarmıştır. Tarsus 284–305 yıllarında bir Roma eyaleti olmuştur. Bu dönemde resmi dini olan çoktanrılı inanca, Hıristiyanların isyanları başlamıştır. İmparator Diocletianus bu sırada Tarsus’a yerleşmiştir. Baskı uygulayarak birçok Hıristiyanı katletmiştir. Bir söylenceye göre bu imparator devrinde yedi Hıristiyan genç, kentin 14 km. kuzeybatısında Eshab-ı Kehf Mağarası’na sığınmışlardır ve yaygın söylence onlardan bahsetmektedir. Ancak imparatorun Diocletianus olduğu kesin değildir. İmparator I. Constantinos zamanında 306-337’de Roma eyaletlerindeki isyanlar son bulmuştur. İstanbul’u hükümet merkezi yapan Constantinos zamanında, Hıristiyanlık büyük yardım görmüştür. Constantinos II ( 337–361)’den sonra tahta geçen Iulianus Apostata (361–363) zamanında Tarsus tekrar önem kazanmıştır. 363’te Pers savaşlarında ölen imparator kendi isteği üzerine Tarsus’a gömülmüştür.

Romalı komutan Pompeius’un aldığı Kilikia ve Tarsus 459 yılına kadar Roma yönetiminde kalmış ve bu dönemde ekonomik ve ticari alanda üstünlüğünü sürdürmüştür. Tarımla birlikte zeytin ve bağcılık önem kazanmış, şehir surları önemini kaybetmiştir. 395’de Roma İmparatorluğu ikiye ayrılmış, Tarsus Doğu Roma topraklarında kalmıştır. Doğu Roma’nın ilk imparatoru Arcalius 395-408’de Kilikia eyaletini Tarsus, Seleukos ve Anazarbos olmak üzere üçe ayırmıştır. İmparator Iustinianus 527-565’te Tarsus’ta imar faaliyetlerini başlatmıştır. Bu dönemde Kydnos (Berdan) Çayı’nın taşkınlarından Tarsus’u korumak için, Iustinianus Kydnos Çayı’nın yatağını değiştirerek şehrin doğusuna almıştır. Tarsus Şelalesi bu sırada oluşmuştur. 6. yy’daki depremde büyük zarar gören surlar tekrar onarılmıştır.

Tarsus, 7.yy’dan itibaren Bizans İmparatorluğu, İran ve Araplar arasında sık sık el değiştirmiştir. Sıra ile Emevi Halifesi Muaviye, Abbasi Halifesi Harun Reşit ,Tarsus’u ele geçirmiştir. 965’de Arapların Anadolu seferlerinde ordu, Tarsus’ta konaklamıştır. Pozantı’daki savaşta Halife Me’mun ölmüş ve Tarsus’a gömülmüştür. Ulu Camideki mezarlardan biri bu halifeye aittir. Tarsus, Anadolu Selçuklu Devleti , Haçlı seferleri ve Memluklular zamanında meydana gelen el değiştirmeler nedeni ile eski ekonomik ve ticari üstünlüğünü kaybetmiştir. 1375’den sonra Ramazanoğulları ve Dulkadiroğulları Beyliği yönetimine geçmiş, 1517’den sonrada Osmanlı topraklarına katılmıştır. 1832 yılında Mısır Hidivi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa Tarsus’a gelmiş ve bu dönemde Tarsus’u çevreleyen surlar yıktırılmıştır. Bu surlardan yalnız Kleopatra Kapısı kalmıştır. 1839’da tekrar Osmanlı yönetimine girerek, Adana vilayetinin bir kazası olmuştur. 1918 ‘de Fransız işgaline uğramış ve Ankara Antlaşması’yla Tarsus, 27 Aralık 1921 tarihinde işgalden kurtulmuştur.

Coğrafi Durumu 

Tarsus Mersin İli'nin doğusunda yer alır. İlçenin doğusunda Adana, kuzeyinde Niğde, batısında Mersin, güneyinde de Akdeniz yer alır. Coğrafi özellik olarak 34.53 enlem ve 36,56 boylamları arasında bulunan Tarsus, Berdan Nehrinin Alüvyonlu Ovasında kurulmuştur.

İlçenin güney kısımları müsbit ovalar, kuzeyinde sarp Toros dağlarından oluşur. İlçenin kıyılarında Akdeniz İklimi, kuzeye çıkıldıkça karasal iklim karakteri gösterir.

Bolkar dağlarının güneydoğu yamaçlarından başlayan Tarsus Çayı Vadisi, çok dar ve diktir. Daha sonra doğudan güneye bir yay çizer. Tarsus Çayı Vadisi, kıyı kuşağına inene dek fazla genişlemez. Kıyıya yakın kesimlerde vadi tabanı birden genişleyerek Seyhan Irmağının vadi tabanı ile birleşir. Bu geniş düzlükler üzerinde Tarsus Berdan Ovaları yer alır. 85.000 hektar alanı kapsayan Tarsus Ovası kıyıdan kumu setleri ile ayrılmış durumdadır.

Eski Cami

Çarşıbaşındaki Kilisenin 1102 yılında St. Paul Katedrali olarak yapıldığı söylenmektedir. Roma sitilinde kalın ve yüksek duvarları, iç kısmı geniş, dışa bakan tarafı dar, derin pencereleri ve kalın sütunları ile dikkat çekicidir. 1415 yılında Ramazanoğlu Ahmet Bey tarafından onarılarak camiye çevrilmiştir. . Bazı kaynaklarda Ortaçağın başlarına ait bir Ayasofya Kilisesinden söz edilir ve Papa'nın elçisi Mainz Piskoposu Konrad Von Wittelsbach'ın 6 Ocak 1198'de burada,Ruppenlerden l.Leon'u Ermeni Kralı olarak tanıdığı ve taç giydirmiş olduğu anlatılır.1704'de Tarsus'a gelen P.Lucas'da burada bir Grek ve bir Ermeni Kilisesinden söz ederek Ermeni kilisesinin Paulus'un kendisi tarafından inşaa edildiğini belirtir.1851 yılında Tarsus'a gelen V.Langlois de bu kiliseyi ziyaret etmiştir. Roma stilinde kalın ve yüksek duvarları,iç kısmı geniş,dışa bakan tarafı dar,derin pencereleri ve kalın sütunları dikkat çekicidir.
Kilisenin bahçesine.batı yönde bulunan ve cephesi oldukça süslü bir kapıdan girilir.Yapı bu bahçe içerisinde yaklaşık 460 m2.lik bir alanı kapsamaktadır.Kesme taşlarla inşaa edilen yapının dış uzun cephelerinde kör kemerler bulunmaktadır.Batıdaki ana kapıdan girilen salonun genişliği 19.30 m.,uzunluğu 17.50 m.dir.Girişin sağında ve solunda birer yarım plaster sütun ve bu sütunların hizasında salonu üç sahına (nef) ayıran, ikişerli iki sıra halinde dört serbest sütun yer alır. Kuzey ve güney duvarlarda da yine yarım sütunlar bulunmaktadır. Aslında bu sütunlar gri renkli granit olup, antik çağ yapılarına ait olmaları muhtemeldir.Orta salonun genişliği 12.60 m. olup, üzeri tonozludur.Tavanın merkezine rastlayan bölümde,ortada Hz.İsa olmak üzere doğuda Yohannes ve Mattaios,batıda Marcos ve Lucas'ın freskleri bulunmaktadır.Yapının kuzey-batı köşesinde ise bir çan kulesi yer almaktadır.Yapı ve çevresi yıl içerisinde oldukça büyük bir restorasyon görmüş, çevre düzenlemesi ve istimlak ile düzenlenmiştir.

Aziz Paulus

Hıristiyanlık dininde çok önemli biridir. Yahudi kökenli bir aileden gelen Paulus yada yahudi adı olan Saul M.S. 3 yılında Tarsus'da doğmuştur. Baba mesleği olan çadır bezi dokumacılığı yapmıştır. 13 yaşına doğru hahamlıkla ilgili öğrenim görmesi için Kudüs'e gönderildi. Doğduğu kent olan Tarsus'a döndüğünde çifte vatandaşlık hakkını elde etti yani hem Tarsus hem de Roma vatandaşı oldu. M.S.34'e doğru yeniden Kudüs'e gitti. Hıristiyanlık dinini yaymaya ve öğrenim görmeye devam etti. Bu arada Antakya'da Hıristiyanlık öncülerinden Barnabas ile Hıristiyanlık konusunda çalışmalar yapan Saul adını Roma adı olan Paulus ile değiştirdi. M.S.36 yılında hiç ummadığı bir anda İsa ile karşılaştı. Bu karşılaşma sonrasında İsa'nın yolunda ilerleyeceğini açıkladı. Hıristiyan inancının temel öğelerini öğrendi. Tarsus'a döndüğünde Hıristiyanlık çalışmalarına devam etti. Ve bir Hıristiyan topluluğu kurdu 43 yılında Barnabas'la yeniden karşılaşan Paulus Hıristiyanlığa inananları ziyaret için tekrar Kudüs'e gitti. Barnabas ile ayrılan Paulus ikinci dinsel görevine Silas ve Timetheos adlı din adamları ile devam etti. Suriye, Kilikya, Anadolu, Efes, Kayseri, Filibe, Selanik, Pire'ye gitti. Bazı söylentilere göre M.S.62 yılında serbest bırakıldığı, bazı söylentilere göre ise de M.S. 66'da idam edildiği söylenmektedir. 

St. Paul Kuyusu


 

Tarsus İlçe Merkezinde, Kızılmurat Mahallesinde Cumhuriyet Alanının yaklaşık 300 m kadar kuzeyinde, eski Tarsus evlerinin yoğun olduğu bölgede, öteden beri St. Paul'un evinin yeri olarak kabul edilen bir avluda bulunan kuyu, St.Paulus Kuyusu olarak bilinir. Bu evin bahçesinde yakın zamana kadar yapılan küçük bir kazı çalışmasında bazı duvarlar ortaya çıkarılmıştır. St.Paulus'un Hıristyanlık için önemine bağlı olarak, bu kalıntıların ve kuyunun çok eskiden beri kutsal sayılması, kentte yakın zamana kadar yaşayan Hıristiyan cemaatinin inancının izleri olarak yorumlanmaktadır. 

Halen çevre düzenlemesi ve çevre istimlakleri yapılmış olan kuyunun çapı 1.15 m.dir. Ağız taşının silindir biçiminde olmasına karşın, asıl kuyu gövdesi kare biçimindedir ve dörtgen kesme taşlarla yapılmıştır. Derinliği 38 m olan kuyunun suyu yaz- kış hiç eksilmez. Kudüs'e hacı olmak için yöreden geçen Hıristiyanlarca kutsal sayılan bu kuyu suyundan içilir. Bunun yanı sıra yapılan kazı çalışmalarında St.Paulus'un doğduğu ev olarak tahmin edilen evin taş duvarları St.Paul Kuyusu'nun hemen yanında gün ışığına çıkarılmıştır.

Tarsus Müzesi

Tarsus Müzesi, 1557 Yılında Ramazanoğullarından Kubat Paşa tarafından açık avlulu medrese olarak yaptırılan ve 1966 yılında restore edilen Kubat Paşa Medresesi’nde uzun süre hizmet vermiştir. Daha sonra 1998 Yılında hizmete giren Tarsus 75. Yıl Kültür Merkezi kompleksine taşınmıştır.  Müzede 4.127 adet arkeolojik, 1.339 adet etnoğrafik, 6 adet el yazması kitap, 167 adet mühür ve 16.412 adet sikke olmak üzere toplam 22.251 adet eser bulunuyor.Ancak bunların 1.950 adedi sergilenebilmektedir.

Eserler Paleotik, Kalkolitik, Eski Tunç, Hitit, Urartu, Grek, Roma, Bisans, Selçuklar, Osmanlı dönemlerinden.

Pazartesi günleri dışında hergün  08:00-12:00 ile 13:00-16:30 saatleri arasında açık.



Gözlükule

Neolitik Çağda (İ.Ö. 5000) toprak tepe üzerinde kurulmuş en eski medeniyeti yaşamasıyla Anadolu kültürüne ışık tutan önemli yerleşim merkezlerinden biridir. İlk çağda Tarsus limanı olarak kullanılmıştır. Şehrin güneydoğusunda bugün park olarak ağaçlandırılmış 300 m. uzunluğunda ve 22 m. yüksekliğinde bir höyüktür.

Burada 1934-1938 ve 1947 yıllarında Hetty Goldman tarafından yapılan Arkeolojik kazılarda, Neolitik dönemden İslam dönemine kadar çeşitli yapıtlar bulunmuştur.

Neolitik döneme ait, sıva parçaları, opsidon araç ve gereçler, ok uçları, küçük mızraklar, seramikler, Kalkolitik döneme ait içerisinde ölülerin gömüldüğü küpler, testi ve çömlekler, aynı mimari tarzda yapılmış üst üste ev tabanları.Tunç dönemine ait Tunç silahlar, mühürler, dörtgen planlı taş ve kerpiç evler gibi ilk mimari kalıntıları. Bu çağda kentleşme ve sınıflaşma ortaya çıkmış, kent yangından sonra surlarla çevrilmiştir. Hitit döneminde Kuziwatna Kralı Isput Ahşu ile Hitit Kralı Telepinus arasında yapılan anlaşmanın küçük bir bölümü, Gözlükule'de bu anlaşmayı yapan İsput Ahşu'nun çevresi çivi ile yazılı, ortası Hiyeroglif bir mührü, Hitit kralı 3. Hattuşil'in karısı Hepa'ya ait mühür, bir arazi bağışı ile ilgili bir çivili yazılı Hitit tableti, bir din adamı tasvir eden kristal bir heykelcik ve Boğazköy surlarına benzer bir kale kalıntıları bulunmaktadır. Gözlükule'de çıkarılan eserler Adana Müzesi'nde sergilenmektedir.

Donuktaş

İlçenin, Tekke Mahallesinde bulunan Donuktaş İlçedeki anıtların en eskisi olarak bilinmektedir. Yapı özellikleri ile bir Roma mabedi olması muhtemeldir. Dikdörtgen şeklinde iç içe bölümleri bulunan çok eski bir yapıdır.Tekke Mahallesindedir.

Gayet kalın dış duvarların boyu 115 m., yapının genişliği dıştan dışa 43 m, yüksekliği 7 m, kalınlığı 6.60 m.dir. Prof. Nezahat Baydur'un yürüttüğü kazı çalışmalarından, bu yapının tapınak olduğu anlaşılmıştır.
Donuktaş'ı gezen gezginlerden Sefir Barbaro, 1545 yıllarında yazdığı eserinde buranın bir saray olduğunu yazar, Hollanda'nın Tarsus Konsolosu Barker, 1835'de yazdığı "Kilikya" adlı eserinde "Donuktaş bir kral ailesi mezarıdır. Fakat Serdanapol'ın mezarı değildir. Çünkü Serdanpol Ninova'da yakılmıştır." Demektedir. Donuktaş bazı kitaplarda da Jupiter Mabeti olarak geçmektedir.
Bir efsaneye göre Donuktaş bir hükümdarın sarayı olup Gözlükule üzerindeymiş, Hükümdar burada kızı ile yaşarmış, zamanın peygamberi bu hükümdara darılarak sarayına tekme vurmuş. Saray ters dönerek yuvarlanmış ve bugün bulunduğu yere düşmüş.

Eshab-I  Kehf 

Tarsus'un kuzeybatısında 14 km. uzaklıkta Dedeler Mahallesindedir. Kuran-ı Kerim'de Kehf Suresinde sözü edilen bu mağara Müslüman ve Hıristiyanlarca kutsal sayılır. Mağaraya 15 basamaklı merdivenle inilir.

Eshab-ı Kehf Mağarasına ait bir efsane halk arasında anlatılır; "Mitolojik tanrılara inanışın, gücünü kaybettiği dönemlerde, tek Tanrıya inandıkları için eziyet edilmekten kaçan Hıristiyan dinine mensup Yemliha, Mekseline, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Tebernuş ve Kefeştetayuş adında yedi genç, Putperestliğe dönmeyi kabul etmediklerinden Rum Hükümdar Dakyanus'un huzuruna çıkarılmışlar. Bu hükümdar, Putperestlik dinine bağlı kalmalarını, aksi takdirde kendilerini öldürteceğini söyleyerek birkaç günlük zaman vermiş. Köpekleri Kıtmir ile birlikte bu yedi genç ölümden kurtulmak için verilen süreden faydalanarak kaçmışlar ve bu mağaraya sığınmışlar. Allah tarafından kendilerine 300 yıl süre bir uyku verilmiştir. İlk uyanan, yiyecek almak için kente gider ama, elinde bulunan zamanı geçmiş para yüzünden yakalanır. Yakalayan parayı nerede bulduğunu ve oraya götürülmesini ister. O da yalnız olmadığını yedi arkadaşıyla beraber mağarada kaldığını söyler. Onunla birlikte mağaraya geldiğinde yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey görmemiştir. Bu nedenle burası Yedi Uyurlar Mağarası diye de anılır."

Halk arasında ziyaret dağı olarak bilinen dağ, konik biçimi ve topografik görünümü itibariyle doğal bir özellik arz eder. Mağara 300 m2 büyüklüğünde 10 m yüksekliğindedir. Mağaranın içinde 3 tünel mevcuttur. Eshab-ı Kehf Mağarasının yanına Osmanlı Padişahı Abdulaziz tarafından 1873 yılında bir mescit yaptırılmıştır. 

Altından Geçme (Roma Hamamı)

Roma İmparatorluk çağından kalma, Tarsus'un görkemli yapılarından olan Hamam kalıntısı İlçe merkezinde olup, Eski Cami'nin 50 m kuzeyinde yer almaktadır. Hamam kalın Horasan tabakaları, moloz taşlardan ve tuğlalardan yapılmıştır. Kalın duvarın içinde yer yer baca ve havalandırma künkleri ve duvar içinde tuğladan kör kemerler mevcuttur. Hamamın doğusundaki duvarlar kısmen sağlam olarak kalmış ve üstünü kubbeyle örtülü olduğu yarım kalan kubbe ayaklarından anlaşılmaktadır. M.S. 2-3. yy"a ait olduğu tahmin edilen yapının kuzey ve batı bölümleri tamamen yıkılmış, güney duvarında 3.5 m. genişlikte, 4 m. yükseklikte delik açılmak suretiyle yol geçirilmiştir. Bu nedenle buraya halk tarafından altından geçme denilmektedir. 

Eski Hamam (Şahmeran Hamamı)

Yeni Vakıf İş hanının yanında, Kızılmurat Mahallesinde yer almaktadır.Romalılardan kalma bir hamam temeli üzerine Ramazanoğulları tarafından yapıldığı söylenir. Roma döneminden kalan hamam Altından Geçme'nin uzantısı, Eski Hamam'ın olduğu yere kadar uzanır. Kapının yanındaki kitabede H. 1290, M. 1873 yılında onarım gördüğü yazılıdır. Mahmut paşa Vakfı olarak bilinir. Restore edilerek halkımızın hizmetine sunulmuştur. Efsanevi Yılanlar Padişahı Şahmeran'ın burada kesildiğine ve kanının bu hamamın duvarlarına sıçradığına inanıldığından "Şahmeran Hamamı" da denir. Plan şeması dört eyvanlı tipe giren Eski Hamam, yapılan değişikliklerle eski durumunu kaybetmiş, sıcaklık ve halvet kısımlarından oluşmuştur.Halk arasında şahmeran olarak bilinen yapı, . Hamam, kuzey güney arkasında olup, dikdörtgen plan ihtiva etmektedir. Duvarları moloz taştan inşa edilen yapı genel olarak Türk hamamı özelliklerin göstermektedir. Soyunma yeri, ılıklık, sıcaklık ve külhan bölümünün üzeri kubbe ile örtülüdür.Ayrıca 10 ahşap loca ve ortada sonradan betonla çevrilmiş bir havuz vardır. 


Kleopatra Kapısı (Deniz Kapısı) 

Kleopatra Kapısı, Tarsus'un girişindedir. Bizans Döneminde inşa edilen kent surlarının Dağ Kapısı, Adana Kapısı ve Deniz Kapısı bulunuyordu.
Evliya Çelebi Seyahatnamesinde Tarsus'u anlatırken bu kapı için İskele kapısı ismini takmıştır.Kapının yapımında Horasan harcı kullanılmıştır. Kapının kenarı at nalı şeklinde ve yerden yüksekliği 6.17 m, derinliği ise 6.18 m. dir. Tarsus'un 18. Yüzyıl sonlarına kadar oldukça sağlam üç kapılı surları, 1835 yılında Mısırlı İbrahim Paşa tarafından yıktırılmış ve sadece iki ayak üzerinde tek kemerli deniz kapısı kalmıştır. 

Mısır Kraliçesi Kleopatra'nın sevgilisi Romalı General Antonius ile Tarsus'da buluşmak üzere geldiklerinde, o zamanın limanı olan Gözlü Kule'de büyük bir törenle karşılanmışlar ve Deniz Kapısından şehre geldiği söylenir. Bu nedenle Deniz Kapısına Kleopatra Kapısı da denir

Onur Yazıtı (Yeni Hamam) 

Yeni Hamam İlçemiz Merkezinde Ulu Camiinin yanında yer almaktadır. Hamamın giriş kapısı üzerindeki kitabeden 1785 tarihinde yapılmış olduğu belirtilmektedir. Bu kitabenin onarım sonrası konulduğu sanılmaktadır. Hamam klasik Türk hamamlarının özelliğini taşımaktadır. Hamamda soyunma, ılıklık, sıcaklık külhan olmak üzere dört bölüm mevcuttur. Soyunma yeri beşik tonozla, ılıklık ve sıcaklık bölümü kubbe ile örtülüdür. Sekizgen planlı sıcaklık kısmında dört yanda eyvanlar ve bunlar arasında halvet odaları bulunmaktadır. 

Yeni Hamam'ın duvarında bulunmakta olan bu yazıt 1982 yılında yerinden çıkarılıp şimdiki yeri olan Kleopatra Kapısının kuzeyine yerleştirilmiştir. Boyu 1.45 m. eni 0.52 m.dir. Romalılar zamanında bir heykelin kaidesi olarak kullanılmıştır. Üzerindeki yazıtın Türkçe çevirisi şöyledir.

"Bu heykel imparatorluk tapınağının koruyuculuğunu iki kez yapmak, gerek kent, gerekse Kilikya eyalet yönetiminde bazı sivil ve resmi işlerde özel sorumluluk ve yetkilere sahip olmak ve bağımsız eyalet meclisi kurmak gibi pek çok ve seçkin ayrıcalıklarla onurlandırılmış bulunan Kilikya, İsaura ve Lycaonia eyaletlerine başkanlık eden, en büyük, en güzel ve en önde gelen başkent olan Severus Alexander'in Septimus Severus'un Caracalla'nın ve Handrianus'un kenti Tarsus tarafından dindar ve talihli efendimiz imparator Marcus Aurelius Severus Alexander'in esenliği için dikilmiştir." Yazıt,Severus Alexander'in imparator olduğu yıllar arasında yani İS 222-235 yıllarına tarihlenmiştir.

Justiniaus Köprüsü (Baç Köprüsü)

Modern Tarsus kentinin doğusunda bulunan Justiniaus köprüsüne halk tarafından eskiden şehre girişte alınan Bac Vergisinden dolayı Bac Köprüsü denilmektedir. 
Adana-Ankara karayolunun Tarsus girişinde ve kuzeyindedir. Berdan (Tarsus) Çayı üzerindeki köprü, İ.S.VI. yüzyılda Bizans İmparatoru Justiniaus (İ.Ö.527-566) tarafından yaptırılmıştır. Birkaç kez ve en son olarak 1978 yılında restore edilmiştir.

Eski dönemlerde köprüden geçme paralı olduğundan bu köprüye vergi anlamına gelen Bac adı verilmiştir.

Makam-I Şerif Camii Ve Danyal Peygamber Kabri

Bu cami'nin içinde Danyal Peygamberin makamının bulunmasından dolayı Makam-ı Şerif Camii olarak da anılmaktadır. Bulunduğu mahalleye ismini vermiş olan Makam Camii , bugün müze binası olarak kullanılan Kubat Paşa Medresesi'nin 10-15 m kuzeybatısında yer alan ana mekanı dikdörtgen planlı, tonozlu ve kemerlidir. 

Makam-ı Şerif Camii merkezinde 1857 yılında yapılmıştır. Yeni bir bölüm de eklenmiştir .Yeni yapıdan eski kısma üç kapı açılmakta ve üç basamakla ana makama inilmektedir. Burası basık bir kubbe ile örtülüdür. Mihrabı düz ve sadedir. Doğusunda Danyal Peygamberin kabri yer almaktadır. Bu nedenle camiye "Makam Camii" adı verilmiştir. Danyal Peygamber 2. Babil Kralı Nebukadnesar (İ.Ö. 605-562) zamanında yaşamış, Yahudileri Babil esaretinden ilmi ve kehanetleriyle kurtarmış bir peygamberdir.Rivayete göre Babil Kralı rüyasında İsrailoğullarından Gelecek bir erkek çocuğun kendi tahtını sarsacağını bildirmesi üzerine İsrailoğullarından doğan erkek çocukların öldürülmesini emretmiştir. Bu nedenle Danyal Peygamber doğunca onu dağ başında bir mağaraya bırakmıştır. Mağarada bir erkek ve bir dişi aslan himayesinde büyüyen Danyal, delikanlı olunca kavmi arasına karışmıştır.

Bir kıtlık senesinde Tarsus'a davet edilen Danyal Peygamber'in Tarsus'a gelmesiyle birlikte bolluk olmuş. Bu nedenle Danyal Peygamber Babil'e geri gönderilmemiş, ölünce de Tarsus'ta şimdiki Makam Camiinin bulunduğu yere gömülmüştür. Hc.17. yılında Hz. Ömer devrinde Tarsus fethedilince, Danyal Peygamberin mezarı açtırılmış burada büyük bir lahit içerisinde altın iplikle dokunmuş kumaşa sarılı ayet uzun boylu bir ceset görülmüştür. Başından geçen maceraların sembolü olarak parmağındaki yüzüğün taşına biri erkek olan iki aslanın arasında genç bir çocuk,dişi aslan onu yalıyor şeklinde işlenmiştir. Cesedin Yahudiler tarafından çalınmaması için, Hz. Ömer'in emri üzerine önceki yerine gayet derince defnettirilip üzerinden de Berdan Nehrinden gelen ufak bir çayın suyunu kabrin üzerinden geçecek şekilde akıtıp hiç kimsenin kabre el sürmeyeceği şeklinde emniyete alınmıştır. Nitekim caminin son tamiratı sırasında çok derinlerde caminin arka ve alt kısmında suyun giriş yerinde gayet kalın ve gayet muntazam mazgal demirleri çıkmıştır. Danyal Peygamberin cesedi, bu mazgallardan geçen suyun çok aşağısındadır.

Ulu Cami (Cami-İ Nur)

Cami-i Nur adıyla anılan ve bulunduğu semte de Cami-Nur ismini veren bu cami, Tarsus merkezinde yer alan Türk-İslam sanatının önde gelen eseridir.1579 yılında Ramazanoğullarından Piri Paşanın oğlu İbrahim Bey tarafından yaptırılmıştır.Selçuk-Osmanlı üslubunda tek şerefeli minaresi olan camii yapımında  tümüyle kesme taş kullanılmıştır. 47X13 m. boyutlarında dikdörtgen plana sahip caminin iç avlusuna 10 m. yüksekliğinde, 7.20 m. genişliğinde olup, doğu, kuzey ve batı bölümlerini kapsayan 14 mermer sütunun taşıdığı revak vardır.Avlu taş levhalarla kaplı olup, ortada (H.1323) tarihli onarım kitabesi bulunan bir şadırvanı mevcuttur. Camiye kuzey yönünden abidevi portalla girilir. Bu portal Memlük mimarı özelliklerini taşıyan siyah beyaz mermerlerle süslüdür. Son cemaat yeri, doğu- batı doğrultusunda 14 adet baklava dilimli sütunların taşıdığı orijinal kiremitlerle örtülü 16 kubbeden revaklı ve 5 kapılı avlu yer alır. Caminin iç mekan sütunları "İran Kemeri" adı verilen yarı sivri kemerlerle birbirine bağlanmıştır. Caminin minber, mihrap ve müezzin mahfili mermerden yapılmıştır.

Caminin doğu bölümünde ayrı mekanda Hazreti Şit ve Lokman peygamberlerin makamları ve Abbasi Halifesi olan ve Pozantı'da 833 (H.218) yılında ölen Me'mun'un kabri bulunmaktadır. 
Cami Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 01.11.1990 gün ve 696 sayılı kararı ile tescil edilmiştir.

Tarsus Şelalesi Ve Roma Mezarları

Tarsus İlçe Merkezinin kuzeyinde Berdan (Kydnos) Çay'ı üzerindedir. Berdan nehrinin bu bölümünde nehir suyu 4-5 metrelik bir yükseklikten dökülerek şelale meydana getirmektedir. Romalılar döneminde şelalenin bulunduğu alan nekropol (mezarlık) olarak kullanılmıştır. Şelalenin bulunduğu alanda konalemera yapıya sahip kayalara oyularak yapılmış mezarlar nehrin akış yükseltisi altında ortaya çıkmasından sonra oldukça tahrip olmuş durumdadır.

Cumhuriyet Alanı Antik Kenti

Tarsus İlçesi Merkezinde çok katlı otopark projesi temel hafriyat çalışmaları esnasında zemin seviyesinin 5 m. altında antik bir yola tesadüf edilmiştir. 68 m.lik bölümü ortaya çıkarılan yolun genişliği 7 m. olup, poligonal teknikte bazalt taştan inşa edilmiştir. Yolun altında 1.70 m. yükseklikte, 70 cm. genişlikte orijinal kanalizasyon sistemi ve tali kanallarla, cadde kenarlarında konglemera taştan yağmur sularını toplayan kanallar mevcuttur. Antik yolun sağ tarafında sütunlu stilabot yer almaktadır. Roma döneminde yapıldığı tahmin edilen yolun Bizans ve İslami dönemlerde de kullanıldığı yapılan çalışmalardan anlaşılmıştır. 

Antik Mezar Kalıntısı

Tarsus İlçesi, Caminur Mahallesi, 305 ada, 21 parsel üzerinde yapılan Emniyet Sarayının temel atma hafriyat esnasında ortaya çıkan kesme kireç taşından inşa edilen anıt mezarın güneyinde bir giriş kapısının bulunduğu, girişin her iki yanında birer kilinesi bulunan bir oda ile bağlantılı ikinci bir odanın bulunduğu görülmüştür. Üst bölüm ikinci katta, orta zemine açıklığı olan ve yanlarda kilineler bulunan bir mekan ve bu mekanın kuzeyinde yüksek kilineli bir mekanın daha mevcut olduğu tespit edilmiştir. Müze Müdürlüğünce yürütülen çalışmalar sonucunda mezar içinde bulunan pişmiş toprak lahitler ve diğer buluntular Müze Müdürlüğüne taşınmıştır.

Roma Yapı Kalıntısı

Tarsus İlçesi Merkezi, Eski Ömerli Mahallesi, 875 ada, 101 parselde Milli Eğitim Bakanlığınca yaptırılmak istenen Barbaros Hayrettin Lisesi inşaatı hafriyat çalışmaları sırasında zeminden 3.30 m. alt seviyede açığa çıkan, Roma döneminde yapıldığı belirlenen yapı kalıntısı dikdörtgen planlı olup, beşik tonozludur.Kesme kalker taşından yapılma, sıvalı, doğu batı ekseninde olan koridorun uzunluğu 37.13 m. genişliği 3.30 m. dir. Doğu batı doğrultusunda uzanan koridorun kuzey cephesinde 8 kapı açıtı, güney cephesinde ise kazı sonucu açığa çıkarılan bir merdiven girişi, binaya girişi sağlayan ve içi temizlenen, duvarları freskli, zemini mozaikli oda ve 3 kapı açıtı bulunmaktadır. Doğu cephede de kemerli bir kapı açıtı bulunmaktadır. Roma yapısı Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun 19.01.1998 gün ve 2951 sayılı kararı ile tescil edilmiş ve koruma altına alınmıştır.

Bilal-İ Habeş Makamı Ve Mescidi

Bilal-i Habeşi Makamı ve Mescidi, Ulu Caminin güneybatı tarafında bulunmaktadır. Peygamberimiz Hz.Muhammed (S.A.V.)' in müezzini olan Bilal-i Habeşi'nin Hz. Ömer zamanında feth edilen yerleri ziyareti esnasında Tarsus'a geldiği, Kırkkaşık denilen yerde, yani şimdiki makamı ve mescidi bulunan yerde ezan okuyup, namaz kıldırdığı için 7. Yüzyılda makamı, 16.yüzyılda da mescidi inşa edilmiştir. Mescid kara planlı olup, üstü büyük bir kubbeyle örtülüdür. Üç bölümlü, üç kubbeli son cemaat mahalli mevcuttur. İçeride Bilal-i Habeşi'ye ait makam kısmı vardır. Ayrıca mescidin yanına bir de kuyu inşa ettirilmiştir. Osmanlı arşiv belgelerinde, 1519 tarihinde Bilal-i Habeşi makamı adına bir vakfın kurulduğu anlaşılmaktadır.

Mencek Baba Türbesi 

Tarsus İlçesi Merkezi, Tekke Mahallesinde bulunmaktadır. Nakşibendi Şeyhlerinden Mehmet Bey tarafından yaptırılmıştır. Halk tarafından Mencek Baba diye adlandırılan türbeye ait kitabe, güneydeki giriş kapısının üzerinde yer alır.

Osmanlı Devleti arşiv belgelerinde Mencek Zaviyesi (Küçük Tekke) olarak kayıtlara giren yapının, vakfiyesinden anlaşıldığına göre İmam Kuseyrizade Şeyh Abdullah Mencek tarafından inşa edilmiştir. Yine aynı zat tarafından H.781 (M.1379)' da vakfiyesi de tanzim edilmiştir. Vakfiyesinden Orta Asya'dan ve Doğu Türkistan'dan Anadolu'ya gelen ve gelecek Türklerin uğramaları ve konaklamaları için kurulmuş olduğu ifade edilmektedir. İçeride bir mezar sanduka yer almaktadır. Güney tarafında bir mihrabı bulunan yapının kubbesinde dekoratif anlamda renkli süslemeler görülmektedir.

Duatepe Türbesi

Tarsus İlçesi Merkezi, Kleopatra kapısının kuzeydoğusunda, Gözlükule Höyüğünün batı eteğinde Karamehmetler İlköğretim okulunun bahçesinde bulunmaktadır. Osmanlı Devleti zamanında yapıldığı tahmin edilen türbe, taş yığma avlu içerisinde yer almaktadır. Yapı kare planlar ve kubbelerden oluşmuş olup, bugünkü durumu bakımsız ve harap bir vaziyettedir. 

Mehmet Felah Türbesi

Tarsus İlçesi Merkezi, Adana Caddesi üzerinde bulunan Demirkapı Camiinin içerisinde yer almaktadır. Türbe Tarsus'u Ermenilerden alan Halep Saltanat Naibi Harzemli Seyfettin Timur'un şehit düşen kumandanı Felahoğlu Nureddin adına Osmanlı Padişahı II. Abdulhamit tarafından (1903 yılında) yaptırılmıştır.

Kubad Paşa Medresesi

Tarsus İlçesi Merkezi. Tabakhane Mahallesinde bulunmaktadır. 1970 yılından bu yana Tarsus Müze binası olarak kullanılmaktadır. Yapı Ramazanoğullarından Piri Paşa'nın kardeşi Kubad Paşa tarafından 1553 tarihinde medrese olarak inşa edilmiştir. Medrese dikdörtgen planlı olup, ortada avlunun etrafında 16 oda sıralanmıştır. Orijinalinde iki katlı, tek eyvanlı, açık avlulu medreseler grubundandır. 1970 yılında yapılan onarımlarda orijinal şeklini büyük ölçüde kaybetmiştir. Tamamen kesme taştan yapılan medresenin girişi batıdan görkemli, süslemeli, Selçuklu stilinde orijinal bir kapıdan sağlanmaktadır. Medrese odalarının tavanları tonozlu olup, odalarda birer ocak bulunmaktadır. 

Kırkkaşık Bedesteni



 

 

Her dönem hareketli bir ticari ve siyasi merkez olan ve kültürlerin kesişme noktasında bulunan Tarsus’un en önemli tarihi yapılarından biri de Kırkkaşık Bedesteni’dir.

Ramazanoğulları Beyliğinden Piri Paşa’nın oğlu İbrahim Bey tarafından 1579’da yaptırılmış olan Kırkkaşık Bedesteni, ilk dönemlerde imarethane (Aşevi) ve medrese olarak kullanılmışsa da, cumhuriyetten sonra kapalı çarşı olarak işlev görmüştür. Geçmişte Beyaz Çarşı olarak da bilinen Kırkkaşık Bedesteni, dikdörtgen plana sahiptir. Bedesten adını, yapının dış cephesinde bulunan kaşık süslemelerinden almaktadır. Kesme taştan inşa edilen binaya batı ve doğu yönündeki iki kapıdan girilebilmektedir. İçerisinde 21 oda bulunan yapı 7 kubbeden oluşmaktadır. Ayrıca, içerden iki merdivenle çıkılan iki kule oda ve batı yönünde dış cephedeki iki oda ile birlikte oda sayısı 25’tir.

Mülkiyeti, Vakıflar Bölge Müdürlüğüne ait olan Kırkkaşık Bedesteni, Tarsus Belediyesi tarafından kiralanarak 2004 yılında restore ettirilmiştir. Kırkkaşık Bedesteni, 2005 yılında Tarihi Kentler Birliği “Proje Yarışma Ödülü” almıştır.

Tarsus Belediyesi, 2006 yılında, turizm alanında gelişme çabası içinde olan kentin hem tanıtımında hem de sosyo-ekonomik ve kültürel alanlarda katkı sağlaması hedefi doğrultusunda bedestenin dükkânlarını işletmecilere kiralamıştır. Bedesten 7 Mart 2007’de yapılan açılış töreni ile yeniden faaliyete geçmiştir.

Bedesten içerisinde yer alan dükkân ve bürolarda, başta yöresel el sanatlarına ait seramik, ahşap, bakır, gümüş, deri, dokuma turistik hediyelik ürünler olmak üzere, yöresel damak tatlarının sunulduğu yiyecek ve içecekler ile kent tarihini, toplumsal ve kültürel yaşamının anlatıldığı çeşitli yayınlar sergilenmekte ve satılmaktadır.

 

Sağlıklı Mahallesi Antik Yolu Ve Kapısı


Sağlıklı Mahallesi Tarsus'a 15 km. uzaklıkta olup, köyün yukarı dağlık kısmında ana kaya üzerinde taş levhalarla döşeli Roma yolu vardır. Roma yolu yüksek bir yerde olup, buradan Tarsus ve civarı sahile kadar görülebilmektedir. Yolun genişliği yaklaşık üç metredir. Ve 3 km. lik kısmı sağlam durumdadır. Yolun her iki tarafında bulunan korkuluk duvarı yol boyunca devam etmektedir. Yol güzergahı üzerinde Roma ve Bizans devirlerine ait mezarlar ve yolla ilgili yazılı onarım kitabeleri bulunmaktadır. Söz konusu bu roma yolu üzerinde kemerli bir yapı vardır. Bu kapının zafer takı ve kilikya sınırlarının başlangıç yeri olduğu veya sınır kapısı olarak yapıldığı tahmin edilmektedir. Tek sıra kesme taştan yapılan kapının genişliği 8.80 m, yüksekliği ise 5.20 m.dir. 

Çavuşlu Mahallesi Gözetleme Kulesi

Tarsus-Pozantı karayolunun 25. km.sinden sağa dönülerek 7 km stabilize yoldan sonra Çavuşlu Mahallesi mevkiindeki gözetleme kulesine ulaşılır. Vadiye hakim bir tepe üzerinde bulunan ve ortaçağda inşaa edilen gözetleme kulesi dörtgen planlı, duvarları kesme taştan yapılmıştır. İki katlı olan yapının orta kat ahşap kiriş yerleri görülmektedir.


Gülek Kalesi

Tarsus’un yaklaşık 60-65 km kuzeyinde yer alan Gülek Mahallesindedir. Bu kale Kilikia Kapıları’nın da 2 km güneybatısındadır. Temelleri Orta Çağ’a kadar giden kale strarejik açıdan önemli bir noktada yer almaktadır. Bunu sağlayan neden ise buranın giriş ücreti alınan bir yer olması ve Tarsus’a giden yol üzerinde bulunmasından kaynaklanmaktadır. Mimari plan, taş işçiliği ve yüzey buluntularına göre kalenin farklı dönemlerde iskan gördüğü anlaşılmaktadır. Bir süre aristokratların himayesinde idare edilen kalenin, 1198-1199 taç giyme listesinde  Gülek’in Lordu olarak  Smbat’ın adı geçmektedir. 1838-1939 ‘da İbrahim Paşa Osmanlı yönetimine karşı çıkardığı isyanda bu yerleşimi kısa bir süre işgal etmiştir. Kalenin kuzey ve batı duvarlarındaki  işçilik 1830’lu yılların sonlarında Pozantı yakınlarındaki İbrahim Paşa tarafından yaptırılan tabyalara benzemektedir.

Kaleye giriş güneydeki kapıdan sağlanmaktadır. Kuzey ve kuzeydoğusu çok dik sarp kayalıklar üzerinde olduğu için,  güneyi gibi tahkim edilmemiştir. Güney ve batısındaki sur duvarları rahatlıkla izlenebilmektedir. Yuvarlak veya kare planlı büyüklü küçüklü kulelerle bu surlar güçlendirilmiştir. En doğu ucunda bir de sarnıç yer almaktadır. Duvarlarında bosajlı kesme blok taşlar kullanılan kalenin üzerinde  iki yeni yapı bulunmaktadır. Müştemilatı içerisinde ise giriş kapısının sağ tarafında yer alan yapı hariç  ayakta kalan mekan pek yoktur.  Yüzeyde sarı ve yeşil renklerde sırlı veya sırsız seramik parçaları çok sayıda göze çarpmaktadır. 

Gülek Karboğazı Kuvayi Milliye Anıtı


Pozantı’da mahsur kalan Fransız kuvvetleri Pozantı’da Kuvayi Milliye milisleri tarafında her gün taciz edilmekteydiler. Bu nedenle Pozantı’da tutunamayacaklarını anlayan Fransızlar bir yarma hareketiyle Pozantı’daki ablukan kurtulup Namrun ve Gözne yaylalarını geçerek Mersin’e gitmek istiyorlardı. Bu planı 25 Mayıs 1920 tarihinde uygulamaya koyan, nişan sahibi tabur komutanı Binbaşı Menil, ordusuyla yola koyulmuş, yolda tesadüf ettiği Kumcu Veli’yi ve Gülekli Hatice’yi yanına rehber olarak almıştır. Tekir’e gelen Fransızlar, şoseden ayrılmışlar, Kumcu Veli’nin ısrarıyla Elmalı boğazına doğru, patika yolu takip etmişlerdir. Bu yol Kumcu Veli ve Gülekli Hatice sayesinde Fransızların ölüm yolu olacaktır. Gülek’e haberi götüren Gülekli Hatice’dir. Karboğazı’na giren Fransızlar artık ölüm boğazına girmişlerdir. Boğaz, dik yamaçlı, dar bir deredir. Derenin iki yakasına on yedişer kişi pusuya yatmış, arkadan gelen on kişi de düşmanın geriye dönüşünü engellemiştir. Açılan ateş sonunda düşman, canının derdine düşmüş, cephanelerini ve katırlarını bırakarak Teke yaylasına ve Yılan ovasına doğru kaçmaya başlamışlardır. Canlı kalan Fransızlar, ertesi gün Karaisalı’dan gelen ve Kara Afet lakaplı Binbaşı Hasan AKINCI’ya teslim olmuşlardır. Gülek’li kahramanlar, aldıkları esirleri Gerlez semtine getirmişler, etli bulgur pilavı ve ayran ikramında bulunmuşlardır. Bu olayı temsil eden resim bugün Anıtkabirin Kuvayi Milliye müzesinde yer almıştır. 
Karboğazı savaşı, Çukurova’nın kurtuluşunda bir dönüm noktasıdır. Karboğazı savaşı dünya savaş tarihinde eşine rastlanmayan bir kahramanlık destanıdır. Daha sonra yapılacak Ankara antlaşmasının temelini oluşturur. Karboğazı’na Kuvayi Milliye anıtı dikilerek, kahramanlar ve bu zafer ölümsüzleştirilmiştir. 


Gülek Yazıtı (İskender Yazıtı)

 

Çukurbağ Köyü’nden çıkıp, Sarışıh Kervansarayı’nı geçip otobana girdikten sonra gişelerden çıkılıp Tekir (Akçatekir) yoluna girilir. Sonra sağ taraftaki otobana paralel giden eski yola dönülür. Yazıt yaklaşık 5 km. uzunluğundaki  yolun sonunda, ana kaya kütlesinin batı eteğindedir. Söz konusu kaya kütlesinin tepesinde de etrafı düzeltilmiş bir çıkıntı yer almaktadır. Latince olan bu yazıtta “ İmparator Caesar Marcus Aurelius Antoninus sadık, mutlu, yenilmez Augustus (Caracalla) bu yolu dağları delerek yaptırdı” yazmaktadır. Altta yer alan iki satır Yunanca yazıtta ise  Kapadokya Bölgesi ile Kilikya Bölgesi’nin sınırını belirten “ Kilikia’nın Sınırı” yazısı bulunmaktadır.

Halk arasında  “İskender Yazıtı” olarak bilinen  bu yazıt aslında İmparator Caracalla’ya aittir. Pozantı’dan Gülek Boğazı’na ulaşan yolun İ.S. 3. yüzyıl başlarındaki Parth seferleri nedeniyle artan doğu seferleri sırasında Tuna boylarındaki lejyonları Fırat boylarına sevkedebilmek amacıyla genişletilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bu durumu destekleyen diğer yazıtlardan birisi Gülek Boğazı’nın hemen kuzeyindeki bölgede bulunan iki mil taşından birinin üzerinde yer almaktadır. Bu yazıtın Gülek Boğazı’ndan uzaklığı 15 mil olarak verilmiştir. İ.S. 217 yılına tarihlenen bu yazıt sayesinde Gülek Boğazı’ndan geçen yolun o devirdeki adının Via Tauri=Toros yolu olduğunu ve İmparator Caracalla’nın burada geçiti genişlettirdiğini öğrenmekteyiz. Yine İmparator Caracalla’ya ait bir çok mil taşı daha bulunmaktadır. Bunlardan bir kaçı Adana Müzesi’ndedir.

İBRAHİM PAŞA Türk vezir(Kavala 1789-Kahire 1848)

Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu. İstanbul’da öğrenim gördü. 1805’ten beri Mısır valisi olan babasının yanına gitti (1806). Babası tarafından güçlü bir ordunun başında Hicaz’a gönderildi.(1816) Mekke ve Medine’yi alarak burada dirlik ve düzeni yeniden kurunca, padişah tarafından kendisine paşa ünvanı verildi(1817). 1832 yılında Adana’yı, 1833 yılında da Kütahya’yı aldı ve ordugahını burada kurdu. Bu yıllarda meydana gelen Mısır ayaklanmasının uluslararası bir kimlik kazanması üzerine yerli ve yabancı heyetler Kütahya ile İstanbul arasında mekik dokumaya başladılar. Sonuçta imzalanan Kütahya Antlaşması’yla (1833) İbrahim Paşa Adana eyaleti dışında Anadolu’yu boşaltmayı kabul etti. Mısır ,Sudan, Hicaz, Filistin, Lübnan, Suriye eyaletleri babasına bırakıldı. Osmanlı Devleti’nin tarihinde yedi eyalet ilk kez bir tek valinin yönetimine verildi. Antlaşmadan sonra İbrahim Paşa, babası tarafından Suriye valiliğine atandı ve Mehmet Ali Paşa ayaklanmasının ilk evresi böylece sona erdi. 1839’da vergilerin artırılması gibi çeşitli sebeplerle Suriye halkının ayaklanmasıyla bu olayın ikinci evresi başladı. İbrahim Paşa savaşı kazanmasına rağmen Suriye’deki ayaklanmaları bastıramadı. Avrupa devletlerinin arabuluculuğu sonunda yeni padişah Abdülmecit’in temsilcisi Mustafa Reşit Paşa ile Mehmet Ali Paşa arasında varılan anlaşmaya göre (1840) Mısır –Sudan valiliği onun soyundan gelenlere bırakıldı, buna karşılık olarak İbrahim Paşa Filistin ve Suriye’den çekilmeyi kabul etti. Daha sonra Kahire’ye dönmesiyle Osmanlı Devleti açısından Mısır bunalımı sona ermiş oldu. 1848 yılında babasının yerine Mısır’ın yönetimini üstlendi. Kısa bir süre sonra da öldü. 1952’de varlığına son verilen Mısır kral hanedanı onun soyundan gelmedir.

 

İbrahim Paşa Tabyaları (Gülek)

 

İbrahim Paşa Tabyaları oldukça sağlam ve bölgemizde sayısı çok az olan Osmanlı Dönemi yapılarındandır. Yaklaşık 1830’lu yıllarda, doğudan gelecek saldırılara karşı koymak için İbrahim Paşa tarafından yaptırılmıştır. Tarsus  Pozantı istikametinde otobanda ilerlerken Adana’ya bağlı Tekir (Akçatekir) Yaylası mevkiine gelmeden yolun solundaki yüksek tepe üzerinde bir yapı görülmektedir. Bu yapı Kızıl Tabya (Büyük veya Fenerli Tabya) olarak adlandırılmaktadır.. Burada yer alan diğer tabyalar Yer Tabyaları , Armutlu Tabya ve Ak Tabya(Beyaz- Küçük Tabya) ‘dır. Bunlardan Kızıl Tabya , Ak Tabya ile karşılıklı olarak iki yüksek tepeye yapılmışlardır ve birbirlerini görmektedirler. Antik dönemden beri stratejik konumu olan bu yer bu anlamda Gülek Kalesi ve Gülek Yazıtı ile de uyum içerisindedir. Bu tabyalardan çıkarılan birkaç top Gülek Kasabasına nakledilmiştir.

 

Kızıl Tabya

 

Yapının üç katlı olduğu tahmin edilmektedir. Alt katlarda havalandırma açıklıkları bulunurken üst katta ince uzun mazgal pencereleri vardır. Bütün odalar birbirleri ile bağlantılı değildir. Genelde kapıdan içeri girildiğinde solda iç içe geçen iki oda ve diğer tarafta ayrı bir oda şeklinde mekanlar sıralanmıştır. Malzeme olarak yörenin taşı kullanılmıştır. Az kalker ve konglomera kayalıkların kabaca düzeltilerek aralarına küçük ve iri taşların kireçle karıştırılması sonucunda oluşturulan harçla yapılan duvar örgüsü kullanılmıştır. Yapılar  tonozludur. Pencere kemerlerinde bazı yerlerde tuğla, bazı yerlerde taş kullanılmıştır. Kalenin temelleri düşey pozisyonda ve daha iri, yüzeyi çentikli taşlarla örülmüştür.  Bu tabya Adana il sınırları içerisinde kalıyor olsa da diğerleriyle bütün oluşturduğu için kitaba dahil edilmiştir.

 

Yer Tabyaları

 

Kızıl Tabya’nın önünden geçen Elmalı Deresi’nin altındadır. Eski Tarsus-Adana karayolunun kenarlarında sağlı sollu ve karşılıklı olarak yapılmışlardır. Oldukça sağlam olan bu yapıların orman alanının altında kalmış olmalarından planları tam olarak anlaşılamamaktadır. Yine tonozlu ve birbirine geçişli mekanlardan oluşmaktadırlar.

 

Armutlu Tabya

 

Tarsus’tan Pozantı’ya doğru giderken Tekir Yaylası’na gelmeden sağa ayrılan eski yola dönülür. Gülek Yazıtı’na giderken  biraz ilerleyince yolda Beylik Han, Deve Damı, Arkasıdelik Han gibi isimlerle adlandırılan küçük bir hana ulaşılır. Bu hanın kuzeydoğusunda orman arzisi içerisinde, rahatlıkla görülemeyen toprak altında kalmış yapı kalıntılarına verilen isimdir. Bu nedenle plan olarak tam izlenememektedir. Ancak büyük kısmı sağlamdır.

 

Beyaz Tabya

 

Hacın Dağı eteklerindedir. Kızıl Tabya ve Yer Tabyaları ile birbirini bütünleyen aynı aks üzerinde yer alan bir güzergahtadır ve bu güzergahın yer altı tüneli ile bağlantılı olduğu da söylenmektedir. Buruyu ulaşmak için  yine Gülek Yazıtı’na giden eski yolun kenarında bulunan Aspava Yaylası’nın arkasında yer alan orman arazisine girilir ve devamında tırmanarak bu tabyalara ulaşılır. Girişi güneyde olan bu tabya yuvarlak planlı ve üç katlıdır. Bu yapıda yörenin taşından, meyilli temeller üzerinde yapılmış ve etrafına hendek açılmıştır.Mekanın ortasında bulunan yapı tamamen yıkılmıştır.  Alt katta havalandırma pencereleri, üst katta gözetleme pencereleri ve seyirdim alanı bulunmaktadır. Ancak bu pencereler her yerde aynı seviyede değildir.

Sarışıh Hanı
Sarışıh Hanı, Tarsus İlçesi, Çukurbağ Mahallesi, Sarışıh Mahallesi yerleşim alanının batısında bulunmaktadır. Han doğu-batı eksenli olup, tahminen 30 m. uzunluğunda, 12 m genişliğinde ve 5-6 m yüksekliğindedir. Dikdörtgen planlı han küçük kesme taşlardan Horasan harcı ile yapılmıştır. Güney cephede yuvarlak tonozlu giriş koridoru bulunmaktadır. Hanın içi yuvarlak tonozludur. Tonozun üstü dıştan beton ile doldurulmuştur. Yapının muhtemelen beylikler döneminde yapıldığı sanılmaktadır. Hanın yanında bir de çeşme bulunmaktadır. 

Tarsus Şehitler Abidesi

Tarsus İlçe Merkezi, Cumhuriyet Caddesi üzerindedir. Tarsus'un kurtuluşunda şehit düşenlerin anısına, 1955 yılında yaptırılmıştır. Kurtuluş Savaşında Tarsus'un çeşitli yerlerinde şehit olanların naaşları alınıp, bu anıtın altındaki katakampa konulmuştur. Adana Koruma Kurulunca tescil edilerek koruma altına alınmıştır. 

Çam Alan Türk Şehitliği
Tarsus-Ankara E-5 karayolunun 47. km.sindeki Çamalan Mahallesinde şehit düşen bir subay ve 29 ere aittir. Adana Koruma Kurulunca tescil edilerek koruma altına alınmıştır.

Eshab-I Kehf Şehitliği


Tarsus Çamlıyayla karayolunun 20. km.sinde yolun sol tarafındadır. Ulaş Mahallesi sınırları içerisindedir. İçerisinde 4 adet mezar bulunmaktadır. Şehitlik Sadi AKŞAHİN isimli bir hayırsever tarafından yaptırılmıştır. Burada yatan şehitlerin Tozkoparan Müfrezesine mensup oldukları söylenmektedir. 

Su Kemeri

Tarsus İlçe Merkezinin 700-800 m kuzeydoğusunda bulunan Su Kemeri 10X3 m. ebatlarında, 12 m. yüksekliğindedir. Yapının içi moloz taşlardan harç kullanılarak yapılmış, yüzeyi ise tuğla ile düzgün bir şekilde inşa edilmiştir.

Mahmut Ağa Höyüğü

 

Tarsus- Adana karayolunun sağ tarafında Mahmutağa Mahallesinin bitişiğinde bulunmaktadır. Geniş yayvan höyüğün üst kısmı tarla malikince düzeltilmiş ve tahrip edilmiştir. Höyükte Hitit dönemine kadar olan katlar tespit edilmiştir. Höyük Adana Koruma Kurulunca tescil edilmiştir.


Aliefendioğlu Köyü Höyüğü

Tarsus İlçe Merkezine bağlı Aliefendioğlu Mahallesi sınırları içinde yer almaktadır. Höyük Adana Koruma Kurulunun 21.10.1992 tarih ve 1311 sayılı kararı ile tescil edilmiştir.

Nacarlı Höyüğü

Tarsus İlçesi, Nacarlı Mahallesi sınırları içinde yer almaktadır. Höyük köyün batısında yüksek bir tepelik üzerinde olup, üst düzeyde yoğun Roma Bizans dönemi seramik kalıntıları bulunmaktadır. Ayrıca köyün içinde geçen dere üzerinde tek kemer göze sahip bir ortaçağ köprüsü vardır. Höyük koruma altına alınmıştır.

Tepeköyü Höyüğü

Tepeköyü sınırları içinde bulunan höyük doğal bir tepe üzerinde yer almaktadır. Höyükte su sarnıçları, toprağa gömülü pt.küpler ve yoğun yapı malzemeleri bulunmaktadır. Höyük koruma altına alınmıştır. 

Kaklıktaşı Nekropol Alanı Ve Örenyeri


Kaklıktaşı Mahallesi sınırları içinde vadiden batıya yükselen kaya kütlesine oyulmuş Roma devrine ait mezarlar topluluğu bulunmaktadır. Kaya mezarlarından içeri girildiğinde geniş mezar odası ve ortada diktörtgen çukurluk ve mezar odasının yanlarında ölü hediye nişleri yer almaktadır. Söz konusu nekropol alanının çevresinde küçük yerleşim alanları mevcuttur. 

Karadiken Köyü Mezar Anıtı

Karadiken Mahallesinde yüksekçe tepe üzerinde dışı kesme taşlardan yapılmış mezar anıta M.S.2. nci - 3.yy. tarihlenmektedir. Anıtın üst kısmı yıkılmıştır. İç örgüsü ara kısım molozlarla doldurulmuştur. 

Belenköyü Nekropol Alanı Ve Örenyeri

Belen Mahallesi yakınında kireç taşı kayalık üzerinde M.S.2 ve 3. yy. Roma devri lahit ve kaya mezarların bulunduğu nekropol alanı bulunmaktadır. Yakın çevresinde küçük bir örenyeri mevcuttur.

Keşbükü Nekropol Alanı Ve Örenyeri

Keşbükü Mahallesi sınırları içinde anayola girişin sağ ve solunda M.S. 3-4. yy.a tarihlenebilen geniş bir nekropol alanı bulunmaktadır. Nekropol alanının doğusunda tepe düzlüğü üzerinde aynı devre tekabül eden bina ve su sarnıcı kalıntıları yer alır. En ilgi çekici olanı, yolun sol girişindeki kayaya oyulmuş mezarlardır. Keşbükü köyünün içinden geçen çayın geldiği güzergah içinde iki adet mezar ve bir adet küçük bir kaya tapınağı bulunmaktadır. Tapınağın kaya civarına yazılmış beş satır yazı mevcuttur. 

Çevreli (Muhat Mahallesi Kilise Kalıntısı)

Mahalle yakınında bir adet 6-7. yy'a ait kilise kalıntısı bulunmaktadır. Kilisenin apsis ve yan duvarlarının bir bölümü ayakta kalabilmiştir. Kilisenin duvarları çok tahrip olmuş, apsisin arka kısmı yıkılmıştır. 

Çokak Mahallesi Han Kalıntısı Ve Örenyeri

Çokak Mahallesi sınırları içinde Kuzoluk mevkiinde büyük bir han kalıntısı yer almaktadır. Duvarlarının bir kısmı sağlam olarak günümüze kadar gelmiştir. Han kompleksine yakın kayalık arazi üzerinde yapı kalıntıları bulunmaktadır. Ayrıca bir de çeşme binası mevcuttur.

 

Nusrat Mayın Gemisi

 

Nusrat Mayın Gemisi 3 Eylül 1914'te Çanakkale'ye gelmişti. Almanya'da özel şekilde mayın dökme gemisi olarak inşa edilmiş bu tekne dar alanlarda kolayca manevra yapabiliyor ve az su çektiğinden mayın alanları üzerinde güvenle dolaşabiliyordu. Ancak Osmanlı Devleti'nin mali sorunları ona boğazı mayınlayabilmesi için gerektiği miktarda mayın bulamıyordu. Çanakkale boğazında zaten önceden boğazı kesecek şekilde döşenmiş mayın hatları bulunmaktaydı. Ancak, düşman zırhlılarının devamlı şekilde hareketlerinin incelenmesiyle akıllara hayret verecek bir gerçekle karşılaşılmıştı.

6 Mart gecesi Cevat Bey, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey'e "Oğlum, diyordu. Sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusrat'le son 26 mayınını şu gördüğün karanlık limanda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun."

Evet. Bu sefer mayınların boğazı kesecek şekilde değil de kıyıya paralel olarak Karanlık Limanına dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi. Çünkü düşman zırhlıları boğaza gurup gurup giriyor ve görevini tamamlayan grup ikmal yapmak için geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek için boğazın en geniş yerlerinden biri olan Karanlık Liman'da manevra yapıyordu. İşte mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Fakat bu işin sonu her ne kadar büyük bir zaferi getirebilecek olsa da bir o kadar zordu.

Nazmi Bey, ertesi gün Nusrat mayın gemisi komutanlığı yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı'yı buldu. Her iki subayda çok iyi arkadaştılar. İki gün önce kalp krizi geçiren Nusrat'ın genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, sağlığı için yerine bir başkasını görevlendirmeyi önceden Çanakkale müstahkem mevki komutanı Cevat Bey'in ısrarlarına rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlarında duyarak görevi kabul etti.

7 Mart'ı 8'e bağlayan gece yarısı Nusrat demir alarak Çanakkale'den uzaklaştı. Bütün ışıklarını söndürüp kıvılcım atmasın diye ocaklarını bastırmış, maskeli ışıklar altında rota izleyerek hedefine doğru ilerliyordu. Gemi daha önce döşenen mayın hatlarından geçiyor ve Karanlık Liman'a giriyordu. Deniz sakin, hava simsiyah, zifiri karanlıktı. Uzaklarda dolaşan düşman devriye gemileri pırıl pırıl yanan projektörleri ile suyun yüzünü aydınlatmaktaydı. Bir an, suyun yüzüne değen ışık silindirler hemen ardından denizi yalayarak, havaya kalkıp yeniden denizin yüzeyinde başka bir noktayı aydınlatıp derinlere inmekte ardından yine uzaklara gitmekteydi. Daha yakınlarda devriyeye çıkmış düşman gemilerinin projektör ve ışıldakları zaman zaman Nusrat'in olduğu kıyının karşısını noktalamaktaydı. Son kontroller bittikten sonra ilk mayın platforma alınmış ve atış anı beklenmeye başlamıştı. Heyecan son haddindeydi. Vatanın selameti için gerekli olan zafer kilidi, Nusrat'in elindeydi. Onu mutlaka sessizce yerine bırakmalıydı.

Sonunda Anadolu yakasındaki Akyarlara, yeni mayın hattını hazırlanacağı noktalara geldiler. Teker teker sessizce elinde kalan son 26 eski tip mayını suya bırakmaya başladı. Suya düşen her mayın belli bir sıra halinde kendisini asılı tutacak ağırlığın gerdiği teller üzerinde yer almaya başladılar. Birkaç dakika sonra tüm mayınlar belirlenen rota doğrultusunda dökülmüştü. Makineler tekrar ulaşabilecekleri en yüksek devirde çok hızlı tempoda çalıştırılmıştı. Şimdi en az mayınlar dökülüşü kadar tehlikeli olan geri dönüş yolculuğu başlamıştı. Daha önceki dökülen mayınlar ve düşman devriye gemileri Nusrat'in yolu üzerinde kol geziyordu.

Bir an için Nusrat'in çok yakınında bir karaltı ortaya çıktı. Düşman gemisi olmalıydı bu. Büyük olasılıkla düşman zırhlıları geri dönmüşlerdi ve devriye görevine devam etmekteydiler. Ara verdikleri projektörle taramaya yeniden başladıkları zaman Nusrat'i görecekler ve her şey bitecekti. Bütün personelden buz gibi terler boşanıyordu. Nihayet korktukları başlarına geldi ve düşman gemisinin projektörleri yandı. Karalığı yaran projektör ışığı az öteden, hızla, üzerlerine doğru, denizi tarayarak geliyordu. Işık dalgası kıyıları, dalgaları taraya taraya, arada bir durarak, arada bir gerileyerek ağır ağır üzerlerine geliyordu. Bu ışık silindiri ölüm kılıcına dönüşmüş, Nusrat'in böğrüne saplanacaktı ki bir mucize gerçekleşti.Ölüm ve ışık dalgasını içine girmelerine saniye kala, Türk kıyılarında yanan projektör bir mucize yarattı.

Bizim kıyıda birden bire yana projektörümüz birkaç saniye içinde, düşman projektörünü deniz üstünde yakaladı. İki projektör şimdi göz gözeydiler. Ortalığı sise yakın yoğun bir beyazlık kapladı. Beklenmedik bu ışık kavgası Nusrat'e yaşam umudunu geri verdi. Şimdi karşıyaşan iki projektör, iki düşman göz birbirinden kurtulmak için olağanüstü bir savaşa başladılar. Düşman projektör, kurtulmak için yoğun çaba harcıyor, bir türlü başaramıyordu. Nusrat, bu bazen üstünde, bazen yanında süren ışık çarpışmasının altından sessizce sıyrıldı. Olanca islim üstünde, Çanakkale yönünde yol almaya başladı.

Tehlike geçmiş verilen görev büyük bir başarıyla yapılmıştı. Nazmi Bey büyük bir sevinçle kader arkadaşını tebrik etmek istedi. Ancak Hakkı Bey cevap veremedi. Nusrat mayın gemisinin başkomutanının hasta kalbi bu ışık savaşındaki heyecan dayanamamış, heyecan kasırgası içinde duruvermişti.

Bu olaydan on gün sonra müttefik donanması saldırıya geçmişti. Savaş tam istediği şekilde, kontrollü olarak devam etmekteydi ki, birden ikmal için geri dönen gemilerde büyük patlamalar meydana gelmişti. Bunların nedeni, 7-8 mart gecesinde dökülmüş ve bundan sonrada gerek düşman pilotlarının fark edemediği gerekse 17-18 Mart gecesi mayın gemilerinin yaptığı mayın kontrolünde bulunamayan Nusrat'in mayınlarıydı.

Düşmanın yüzen kaleleri birer birer batmaya başlamıştı. Önce Bouve 639 kişilik mürettebatı ile denizin derinliklerine gömüldü. Bu andan itibaren her şey ters gitmeye başlamıştı. Bouve'in battığı yerin yakınında manevra yapmakta olan Inflexible bir mayına çarpıştığını rapor etti ve çok tehlikeli bir şekilde yan yatmaya başladı ve üç dakika sonrada Irrestible'nda yana yatmakta olduğu ve sancak tarafından mayına çarpıştığını bildiren yeşil flamanın sancak seren cundasında dalgalandığı görüldü. Daha sonra da mürettebatı kurtarılan gemi boğazın sularına gömüldü.

Muhteşem armada üç büyük gemisini (Irrestible, Ocean, Bouve) kaybetmiş, üç tanesi de (Inflexible, Golva, Suffen) ağır yaralanmış şekilde eldeki gücün üçte biri yitirilmişti. Nusrat'in yapmış olduğu görev tarihi değiştirmişti.

Müttefik donanması 18 Mart günündeki başarısızlıklarından çok şey öğrendiler. İngilizler bu yenilginin tüm faturasını son keşfini yapıp mayın yoktur raporunu veren pilota çıkardılar ve onu idam ettiler. Nusrat'in 7-8 Mart gecesi bir şehit vermek uğruna yaptığı iş ve Türk topçusunun başarısı, bir vatanın selametini sağlamış ve düşman donanmasının Marmara'ya bayraklarını dalgalandırarak girmesine izin vermemişti.

YABANCI GÖZÜYLE 18 MART İngiliz general Oglander'in, "Çanakkale-Gelibolu Askeri Harekatı" adlı eserinin birinci cildinde: "Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının o olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez."

Sir Ccolyen Corbet'in, "Harekatı Bahriye" adlı eserinin ikinci cildinden: "Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Hakikat şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyuna paralel olarak 20 mayın dökmüşler ve balıkçı gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyat ve sağgörüye rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır."

Bahriye Nazırı Churchill 1 Ağustos 1930 tarihli "La Revue de Paris" dergisinde şöyle der: "Nusrat Gemisinin gizlice döktüğü 20 demir kap, İngilizler tarafından başarı ile başlanmış olan Çanakkale Harekatını durduran bir takım psikolojik karışıklıklar doğurdu. Yalnız başına bu engeldir ki, Türkiye'yi bir bozgundan kurtardı ve harbi uzattı. Bu yüzden mağluplar kadar muzaffer Avrupa'da sarsıldı. Kendilerini Fransa, Polonya, Galiçya, Balkanlar, Filistin, Suriye ve Kuzey İtalya topraklarının örttüğü 6-7 milyon insan, düşmanlarının kurşun ve gülleleri ile değil, 18 Mart sabahı Çanakkale'nin kuvvetli akıntısı altında, ağırlıklarına bağlı bulundukları tel halatları üzerinde gerili duran 20 demir kap yüzünden yok olup gitti."

KAYNAK: Destanlaşan Gemiler/Erol MÜTERCİMLER/1987/Kastaş A.Ş. Yayınları Istanbul

Gelibolu Günlüğü/Ian HAMILTON/1972/Hürriyet Yayınları

Çanakkale Savaşı/Prof.Dr.İsmail KAYABALI/Ankara/1975

 

 



 

TOROSLAR

 

 

 

 

 

Toroslar İlçesi kimlik kartı

2008 yılında ilçe teşkilatı kurulmuştur.

Kaymakamlık Tel:     0 324 322 26 26

Belediye Tel:             0 324 322 72 00

 

Yumuktepe Höyüğü

 

Arkeoloji dünyasında ayrı bir önemi bulunan Yumuktepe Höyük (Neolithik dönemden günümüze kadar kesintisiz yerleşim görmüştür.) kent merkezinin yaklaşık 1 km. kadar kuzeyindeki Demirtaş mahallesinde yer almaktadır. 1936 yılında John Garstang ve ekibinin burada yaptıkları ilk incelemeler sırasında höyüğün batı bölümünde, derenin tahrip ettiği kesitlerde Neolithik aletler bulduktan sonra kazı yapmaya karar vermiştir. 1939 yılında ara verilen kazı çalışmaları 1946-1947 yıllarında tamamlanmıştır.

Höyük üzerinde teraslar açılarak yapılan ağaçlandırma çalışmaları nedeniyle bütün kazı alanlarını ve tabakaları yok eden bir uygulama gerçekleştirilmiştir. Daha sonra dere kenarına ve Soğuksu kaynağına açılan derin su sondajları ve höyüğün üzerine depo yapımı kalıntı ve tabakaları bir kez daha yok etmiştir. 1968 yılındaki sel felaketinde Müftü Deresi’nin taşkını su sondajlarını ve Yumuktepe Höyüğü’nün batı bölümünü de alıp götürmüştür.

Daha sonra devam eden tahriplerde, höyük üzeri düzeltilerek 1,5-2 m. ‘lik İslami dönemi içeren tabaka yok edilerek buraya park ve gazino inşa edilmiştir. Höyükten çıkan taşlarla tuvalet, merdiven ve depo yapılmıştır.

45 yıl aradan sonra 1993 yılında, Kültür Bakanlığı ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Veli Sevin başkanlığında yeniden başlatılan kazı çalışmalarına Roma Üniversitesinden Dr. Isabella Caneva’da katılmıştır. Garstang’ın tespit ettiği 33 tabaka’nın gerçekte iki katı olabileceği tespit edilmiştir. Daha çok Prehistorik yerleşmeleri ile tanınan Yumuktepe’nin her ne kadar İslami tabakaları park yapımı sırasında tahrip olsa da, Ortaçağ’da en az üç yapı katı halinde, surlarla güçlendirilmiş önemli bir merkez olduğu ortaya çıkmıştır. Arkeobotanik analizler ise zeytinin ana vatanının bu bölge olduğu, üzümün ise daha geç dönemde geldiği gibi ilginç bulgular vermiştir. Kazı buluntuları Mersin Müzesi’nde sergilenmektedir.

 

Hebilli Kalesi

 

Mersin’in yaklaşık 18 km. kuzeydoğusundaki Hebilli Mahallesindedir. Ortaçağ dönemine tarihlenen kalenin uzunluğu 20 m., genişliği 14 m.dir. Komutan Kalah Habellieh tarafından yaptırılmıştır. Dışı kesme kalker taş kaplama, içi moloz taşlarla örülmüştür. Yer yer ağaç hatıl izleri bulunmaktadır. Tavanı tonozlu, köşeleri yuvarlak kuleli ve iki katlıdır. Eteğinde sarnıç ve kilise kalıntısı vardır . Köyün girişinde şapel olabilecek tonozlu küçük bir yapı kalıntısı da bulunmaktadır.

 

Gözne Kalesi

 

Mersin’in yaklaşık 29 km. kuzeyindeki Gözne Yaylasından, 500 m.lik stabilize bir yolla ulaşılan kale, 1085 m. yükseklikte sarp kayalıklar üzerinde yer alan iki yapıdan oluşmaktadır.

Doğudaki yapı, üçü güneyde, biri doğuda olmak üzere dört burçlu ve dikdörtgen formludur. Giriş, batıdaki tek kapıdandır. Kapı eşiği toprak seviyesinden 1 m. kadar yüksektedir. Yapı sivri kemerli tonozla örtülü olup, içi üç kemerle dört kısma ayrılmıştır. İkisi kuzey, üçü güney duvarlarda olmak üzere 5 ışık ve havalandırma deliği vardır.

Batıdaki yapı üç pencereli, iki kapılı, altıgen formlu kule tiplidir. Yapının üstünde güney, batı ve kuzey yanlarında olmak üzere 15 sundurma bulunmaktadır. Tavan, yerden çatıyı saran bir kemerle ikiye bölünmüştür. Kemerin batı tarafındaki tavan üç ayrı üçgen yüze sahiptir. Doğu kısmı sivri uçlu tonoz tekniğinde yapılan kale, Ortaçağ dönemine tarihlenmektedir.

 

Sinap Kalesi

 

Mersin’in yaklaşık 29 km. kuzeyinde yer alan Gözne yaylasının 5 km. kuzeyinde, Ayvagediği yaylasına girmeden sağa dönülen ve Çandır Kalesi’ne doğru giden yol güzergahındadır. Bu önemli yol Sinap’ı konaklama yeri haline getirmiştir. Belki de bir garnizon olabilecek bu yerin Ortaçağ’daki adı bilinmemektedir.

Kale , köşelerinde dört kulesi olan dikdörtgen planlıdır. Topoğrafik yapıya göre çukurda kalan kalenin duvarları kısmen çökmüş ve iç yapısı tamamen yok olmuştur.

Dış duvarlarda bosajlı duvar örgü sistemi uygulanırken, duvar aralarındaki kırık moloz taşlar ise dolgu malzemesini oluşturmaktadır. İç duvarlar ise düz kesme taştan yapılmıştır. Kuleler kuzeydoğudaki hariç birbirinin aynıdır. Üst kata çıkan merdiven basamağı izleri yer yer gözlenebilmektedir. Giriş muhtemelen doğu duvarı içinde olmalıdır. Kalenin ikinci katında altı adet gözetleme deliği bulunmaktadır.

 

Çandır (Paperon) Kalesi

 

Ortaçağ Kalesi olan Çandır, önemli bir coğrafi konumdadır.( Paperon/Barbaron ) Mersin’in 40 km. kuzeyinde, Çandır Mahallesinin kuzeybatısında , oldukça yüksek yöreye hakim bir platonun tüm zirvesini kaplamaktadır. İç Anadolu’ya ulaşan iki önemli yol bu kalenin tam kuzeyinde birleşmektedir. Çandır’ ın güneyindeki yol Sinap, Gözne ve Belenkeşlik Kaleleri tarafından korunmaktadır. Köyün doğusunda Kızlar kalesine giden bir yol daha vardır. Kalede her zamanki gibi su kaynağı olarak sarnıçlar kullanılmıştır.

Gezgin Alişhan’a göre Çandır Bizans kalesi olan Papirion veya Papurion’dur. İmparator Zeno devrinde en parlak günlerini yaşamıştır. Zeno tahtı terk ettikten sonra orada gömülmüştür. Stilit Joshua’ya göre imparator Zeno, kaleyi arkadaşı Illius’a teslim etmiştir. Illius burada acil durumlarda kullanılacak hazineler biriktirmiştir. 479 yılında Veria’nın en küçük üvey oğlu Prens Marcinus kaleye sürgün edilmiş ve beş yıl sonra Illius geri getirilerek idam edilmiştir. Gottwald’a göre Çandır’ın Papirion olması imkansızdır. Eski tarihçiler kaleyi Kilikia, Kapadokya ve Isauria arasında olarak tanımlarlar. Oysa Papirion her zaman Kilikia bağlantılı olmamıştır.

Çevresindeki uçurumlar savunmada önemli bir doğal set oluşturmaktadır. Bu nedenledir ki kule inşa edilmemiştir. Zirvenin ucundaki duvar ise heyelana karşı yapılmış olmalıdır. Kaleye çıkışı sağlayan 63 basamaklı merdiven, güneye doğru 59 basamakla devam etmektedir. Kale içinde kilise kalıntısı ve iki katlı yapı kompleksi bulunmaktadır. Büyük odalar arasında kemerli geçiş kapıları ,sağlam durumda olan diğer odalardaki süsleme unsurları ve boya izleri hala görülebilmektedir. Üst kat odalarına küçük bir merdivenle çıkılmaktadır. Kalenin güneydoğu kesiminde sivil halkın ikamet ettiği bazı yapı kalıntıları ve tahrip olmuş kilise kalıntısı vardır. Bir adet lahit (sarkopaj) bulunmuştur.

 

Kızlar Kalesi-Manastır

 

Çandır Kalesi’nin ve köyünün doğu-güneydoğusundadır. Yer yer asfalt ve çoğunlukla stabilize bir yolla ulaşılmaktadır. Çandır kalesi yolundan geri döndükten sonra Sinap kalesine sapan yola değil Ayvagediği yoluna da sapmadan sola ayrılan stabilize yoldan dere kenarına indikten sonra tekrar sola dönerek ve dere takip edilerek ulaşılmaktadır. Araba ile bir yere kadar varılabilen bu yere geri kalan yol yürüyerek ,dere içine inilerek ve tırmanılarak çıkılmaktadır. Bu nedenle ulaşımı zordur. Yapılan incelemede halk arasında kale denilen bu yerin aslında bir manastır olduğu anlaşılmıştır.Yüksek bir tepenin eteklerinde yer alan burunda kurulmuştur. Mimari kalıntıların çok azı ayakta kalmıştır. Ana kaya önüne çekilen set duvarından hiçbir iz kalmamıştır. Ancak üzerinde 18 satırlık Ermenice yazıtın bulunduğu duvar hala sağlamdır.

 

Belenkeşlik Kalesi

 

Mersin’in yaklaşık 20 km. kuzeyindeki Soğucak yaylasındadır. Kale , iki katlı ve dikdörtgen planlıdır. Dış duvarları kesme blok taşlarla örülen kale, üzerine yapıldığı kayalık arazi ile bütünleşmiştir. Kapı açıklığı zeminden yukarıda olduğu için kaldırılabilir - yaklaştırılabilir, ahşap bir düzenek kullanıldığı tahmin edilmektedir. Giriş üç bölümlü kenar pervazıyla donatılmıştır. Üst katta gözetleme delikleri bulunmaktadır. Alt katta enine iki kemerle desteklenmiş odanın kuzeybatı köşesinde büyük ve üstü açık bir kapı vardır. Bu kapıdan ikinci kata çıkılmaktadır. İkinci katın duvarlarındaki konsolumsu taş çıkıntılar,belki de ağaç hatıllardan yapılmış bir üçüncü katın olabileceğini göstermektedir. Sağlam durumdaki kale, Orta Çağ dönemine tarihlenmektedir.

 

Asar (Hisar) Kale

 

Kale, Gözne’den Arslanköy'e giden yol güzergahında, Güzelyayla Yaylasına varmadan yolun solunda yer almaktadır.

Kalenin dışı kalker kesme blok taşlarla örülmüştür. Batı tarafındaki, vadinin yanında bugün çok az taşları kalan Arslanköy kalesi görülmektedir. Buranın tarihi kaynaklarda rastlanan bir adı bulunmamaktadır.

Dış yüzündeki taşların yüzeyi pürüzlü olarak işlenmiştir. Kuzey kulesinin haricinde iç kısım duvar taşları düzgün yüzeylidir. Kuzeybatıdaki kuzey kulesi parçalanmış duvarlarla bir kalıntı halindedir. Kuzey kulesi aslında iki katlı bir binadır. Üstteki kat çökmüş olmasına rağmen yapısı bellidir. Kuzeyde, şimdiki yıkık olan, ince bir apsidal yapı mevcuttur. Bu alan belki bir depo , belki bir kilisedir.

Güneydeki kule odasının girişi yıkılmıştır. Odanın iç duvarlarının yapısı düzgün kesme kalker kaplama taş arası moloz dolgudur. Duvar, rengi ve deseni birbirinden farklı pek çok kalker taşla yapılmıştır. Bu nedenle süslü ve çok değişik bir taş yapısı kullanılmıştır.

Güney kulesinden başlayan duvar , kuzey kulesinde son bulmaktadır. Çöküş nedeniyle mazgallar ve kuzey kulesinin tepesi zeminle birleşmiştir. Doğunun sonunda küçük alandan su çıkmaktadır. Kuzeybatıdaki köşede toprağın içinde borular vardır. Bunlar yağmur suyunu toplamak veya başka bir yere kanalize etmek için yapılmıştır. Kuzeybatı köşesindeki odaların girişi de çökmüştür.

Kaleye ait bazı ufak depolar anayoldadır.Planından ve taş işçiliğinden Ortaçağ dönemine ait bir yapı olduğu anlaşılmaktadır. Burada dönemin kralı Het’um II ‘ye ait madeni paralar bulunmuştur.

 

Gediği Kalesi Ve Manastır

 

Mersin’in yaklaşık 45 km kuzeyinde yer alan Yavca Mahallesinin 10 km. güneyindedir. Gediği Dağı’nın güney tarafındaki yol Akdeniz’e uzanmaktadır. Kale, Hisar, Arslanköy, Fındıkpınar ve Evciler ile karşılıklı birbirlerini görmektedir. Güneybatısına doğru üstü taraçalı , mağaraların bulunduğu ikinci bir tepe vardır. Bu doğal kireçtaşı oyuklarının her biri duvarlarla örülmüştür. Doğu zirvesinde yer alan bu kalıntıların, manastır kompleksi olduğu sanılmaktadır.

2.210 m. yükseklikteki kaleye ulaşmak son derece zordur. Tırmanış yolu olarak ancak kuzeyde bir geçit bulunmaktadır. Buradaki duvar aslında yokuş aşağı uzanan, altlı üstlü kayalardan oluşan harici bir istihkam alanıdır. Geçişleri kontrol etmek amacıyla yapılmış olmalıdır. Duvar işçiliğinden 6. ve 7. yy.lara tarihlenmektedir. Bu duvarda bulunan delik, zamanında kapı olarak kullanılmıştır. Arazinin zorluğu bu duvarın zirvedeki kale ile ilişkisini anlamayı olanaksızlaştırmaktadır. Burada bulunan patika yol mağaralarla ilişkilidir. Bu patikanın sonu güneybatı yönünden, zirvenin kuzeydoğu ucuna doğru dönmektedir. Kuzeydoğu ucunda bulunan noktalar geçit olabilecek özelliktedir.

Çok yoğun bitki örtüsü nedeniyle kalıntılar çok zor görülebilmektedir. Duvar taşlarının çoğu uçuruma yuvarlanmıştır. Kalenin güneybatısındaki arazi eğimi yeterli korumayı sağladığından buradaki duvarlar savunma amaçlı kullanılmamış olmalıdır. Bu yönde hiçbir sarnıç kalıntısı da bulunmamaktadır.

Bu komplekse ulaşımın zor olmasından, elverişli bir yerleşim yeri olamamıştır.Kalenin kompleks girişi, kuleleri ve diğer bölümleri olmadığı için istihkam gibi inşa edilmediği de açıktır. Belki de manastıra ait bir sığınaktır. Askeri bir değeri ise ancak gözetleme ve haberleşme yeri olarak vardır.

 

Evciler Kalesi

 

Mersin’in 40 km. kadar kuzeyinde yer alan Çandır kalesinin (Arslanköy’e giden yol güzergahında ) 20 km. kadar batısındaki Evciler Mahallesi mevkiindedir. Ortaçağ’daki adı ve tarihçesi bilinmeyen küçük bir garnizon kalesidir.

Basit simetrik bir iç avlusu ve iç kulesi vardır. İç kale tepenin doruğundadır ve iç avlunun duvarları güneye doğru alçalmaktadır. Olasılıkla Bizans döneminde yapılmış olan iç avlunun güneybatı köşesinde yuvarlak bir kule bulunmaktadır.

 

 

 

 

YENİŞEHİR

 

 

 


Yenişehir İlçesi kimlik kartı

2008 yılında ilçe teşkilatı kurulmuştur.

Kaymakamlık     Tel: 0 324 326 80 10

Belediye             Tel: 0 324 326 47 63

 

Hz. Miktad (Muğdat) Camii

 

Ankara Kocatepe Camii'nden sonra, Cumhuriyet döneminin ikinci büyük cami Muğdat Semti'ndedir. Cemaat yeri, Ana kubbe, son cemaat yeri ve mahfil katından ibaret olan ve klasik Osmanlı mimarisi tarzındaki yapı, toplam Üç'er şerefeli ve 81 metre uzunluğunda 6 adet minaresi, konferans salonu, kütüphane, aşevi, sağlık ocağı ve diğer birimleriyle külliye özelliği taşır.


Başnalar Kalesi

 

Mersin’in 15 km kuzeybatısındaki İnsu Mahallesinden  stabilize bir yolla 300 m. yakınına gidildikten sonra geri kalan yol yürüyerek, kaleye ulaşılmaktadır. Kuzucubelen’in kuzeydoğusundadır. Üç tarafı vadiyle çevrili olup, doğusu ormanlık ve dağlıktır. Kesintisiz duvarlarıyla yedigen bir plana sahip olan kalenin üç kulesi bulunmaktadır. Duvar örgü sisteminden Bizans döneminde yapıldığı anlaşılmaktadır.


Mersin Arkeoloji Müzesi

Çağdaş müzecilik faaliyetlerinin yürütülmesine imkân veren fiziki şartların sağlanması için Yenişehir İlçesi, Gazi Mahallesi, Adnan Menderes Bulvarı üzerinde 7.465 m2’lik kapalı alanı olan müzede, eserlerin sergileneceği salonların yanında geçici sergi salonları, çocuklar için arkeopark uygulama alanları, kütüphane, hediyelik eşya satış yeri, kafeterya gibi sosyal alanlar da yer almaktadır.    
 
Müzede toplam 1.435 adet eser sergilenmektedir. Ziyaretçiler, giriş katında bulunan zaman tünelinde tarihe bir yolculuk yaparak, kronolojik sergi salonunda uygarlıkların her alanda nasıl gelişip neler yapabildiklerini izleyecek, ölü kültü alanında kültürlerde ölü gömme geleneklerini, etnografik salonda insanlarımızın geçmişten günümüze kullandığı etnografik eserlerin yanında Yumuktepe Höyüğü yakınında bulunan Huğ Evinin replikasını görecektir. 

Birinci katta sergilenen sikkelerle uygarlıkların yapısı yakından izlenecek aynı salonda Toroslar İlçesi sınırlarında Müftü Deresi kenarında bulunan ve 9000 yıldır kesintisiz yerleşim gören Yumuktepe Höyüğünün canlandırmasını ve kazıdan çıkan eserleri, Mezitli İlçesinde bulunan ve MÖ. 3. bin yıldan MS. 6. yüzyılın sonlarına kadar iskân gören Soli-Pompeipolis Antik Kentini, Erdemli İlçesinde bulunan MÖ. 4. yüzyıldan günümüze kadar yerleşim gören ve Antik Dönemde zeytinyağı ticareti ile ünlenen Elaiussa-Sebaste Antik Kentinin arkeolojik zenginliğine tanık olacaktır.

Günümüzün modern teknolojileri kullanılarak yapılan Mersin Arkeoloji Müzesinde; ziyaretçi, geçmiş uygarlıkların yaşam ve sanatını, düşüncelerini, inançlarını öğrenmenin yanında kafeteryasında soluklanıp çay kahve içecek, kütüphanesinde araştırıp bilgilenecek, Müze Yolu ve Müzepark adını verdiğimiz alanlarda bir gününü dolu dolu yaşayacaktır.

21. yüzyıla ve Mersin ilimize yakışır bir şekilde modern müzecilik anlayışıyla yapılan Arkeoloji Müzesi, kentimizin tarihi ve kültürel değerlerinin en iyi biçimde korunmasını ve yaşatılmasını sağlamanın yanında sosyal tesisleriyle yaşayan, yaşatan ve öğreten bir müze olarak şehrimiz kültür ve turizmine büyük katkı sağlamaktadır. Mersin'e gelen yerli ve yabancı konuklara “görmeden gitme” diyebileceğimiz yerlerin başında Arkeoloji Müzesi gelmektedir. 

Pazartesi tüm gün, dini bayramların ise birinci günü öğlene kadar kapalı, diğer günlerde mesai saatleri içerisinde ziyarete açıktır.



KAYANAK:MERSİN İL KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ